Pages

11 Ekim 2017

0 15 Km

Ne demiş Gregor Mendel abimiz "Efendiler! İphone'umu ve sosyal medya account'ımı elimden alabilirsiniiiiiiz! Lakin bilimsel bilgiye sahip olma sanatını asla!" (Sözü ben modifiye etmiş de olabilirim ya da belki de şu sosyal medya da dolaşıp duran ama aslında sahibine ait olmayan aforizmalardandır kim bilir!)

Bilimsel bilgiye nasıl sahip olunur?
Sahi bilim ne ki?
İstediğiniz bir şeye ulaşmanızı ne engelleyebilir?

Egzersizin de bir matematiği var değil mi? Şimdi olaya Mendel ile giriş yapınca ne oluyor yahu bu kız Fen bilimlerine mi geçiş yaptı diyebilirsiniz! Şaşırmayın aniden tıp okumaya filan karar verebilirim... Fizik derslerine girip çok biliyormuş gibi hocaya sorular soran, sonra çıkışta "seni hiç görmedim master öğrencisi misin" diye hocaların beynini yakan da bildiniz yine benim!

Baktım olmayacak, çevreye verdiğim zaruri rahatsızlığı yok etmek elzem hale geldi vurdum kendimi yollara! 

Şaka değil!

Önceleri 5 km yürüdüğünde yorulan şu sıska bedenceğizim, azmederek şu anda yüksek tempoyla 15 km yürüyebilir hale geldi. "Amaaan sen de ne var 15 km yürümekte ben de yürürüm!" diyenler haberiniz olsun dinlenerek orada burada lak lak ederek 3-5 saatte değil koşuya yakın bir tempoda gerçekleştirilen bir egzersiz rutininden söz ediyorum. Neredeyse cross fitciler gibi hava atacağım! Halat çırparım tır lastiği kucaklarım(!)

Son iki yıldır yalnızca mat pilates ve yoga ile embesile bağlayan kondisyonum kendine gelmeye başladı! Tıpkı Mendelciğimin bezelyecikleri gibi sınıyorum kendimi.

Tabi bundan size ne?! Olay şu aslında ilk zamanlar 5 km'lik bir parkuru yüksek tempoda yürürken o kadar zorlanıyordum ki. Ödemden davul gibi şişen ellerim ve kramp giren bacaklarım ile nefes nefese güç bela hedefimi tamamlıyordum. Derken 7 km yürümeye başladım. 10.000 adımı 1 Saatte atma hedefimi gerçekleştirdikten sonra hedef giderek büyüdü önce 10 sonra 12 derken şimdi 15 km... "İnsanlar 40 km maraton koşuyor gerizekalı!" demeyin ben de biliyorum bunu:) 

Sadece kendi sınırlarımı zorlamanın haklı keyfini yaşıyorum. Bundan sonra da amatör maratonlara katılma hedefi koydum kendime. Yürüyerek sonuncu olarak da olsa bitirmek tek amaç. Bitirebildiğini görmek! Ve bunun tuhaf hazzı!


Egzersiz yapmak resim ve yazmaktan daha çok besliyor sanırım beni. En azından bu ara böyle. 
Nasılsın? diye sormayın. Sevmem bu soruyu.

Bu da şarkı.



Sadece 1 kere çıkar bazı insanlar karşınıza. Bir daha şansınız yoktur. Belki başka bir zaman da bambaşka tekil şahıslara çoktan vermişsinizdir protokol biletini. Oyun başlamıştır sahnenin tam ortasında bambaşka bir an da asılı kalırsınız. Pişmanlık? Çaresizlik? Belki de yalnızca kısa bir aradan sonra, 2. perdeye başlamışsınızdır. Bazen 10 değil 15 km hızla koşsanız da döngü çoktan tamamlanmış olur. Yetişmenin teminatını kim verebilir? Artık garantici olmasak mı? Her şey kondisyon değil sanırım  dedirtti bu sonbahar şarkısı bana...

20 Ağustos 2017

0 Risotto Nasıl Yapılamaz?

İyi geceler blogosferin minnoşları!

Beni özlediniz biliyorum! EE burdaydın nereye gitmiştin demeyin anladınız siz!Geldim döndüm komikli bir gecenin ertesinde aç aç bu postu giriyorum.

İyi pişirilmiş Risotto'ya kim hayır diyebilir? Üstelik aşçılık eğitimi almış şahane mutfaklarda çalışmış biri size Risotto yapıcam bak diyorsa ne dersiniz? Allah be yaşadık dedim tabi ne diycem! Erkenden kalktım ufak bir kutu browni kurabiyelerden yaptım. Fatih tembihlediği halde az da olsa kurabiyelerden yanıma aldım ki ev sahibemiz Pınar'ın evine boş boş gitmeyeyim. İçeri girer girmez bizden erken gelen Fatih'in hummalı bir çalışma da olduğunu gördüm. E ben zaten mutfak sever biriyim bizim aile de herkes iyi yemek yapar, benim içinse hem bir terapi biçimi hem de sağlıklı beslenmek için bir gereklilik. Evet içeri girip Merhaba dediğim andan itibaren tam 2 buçuk saat boyunca birlikte yemek yaptık. Müthiş keyifliydi. Risotto yapmayı ustasından öğrendim diye de ayrıca mutluyum tabi. Fakat bir gariplik olduğunun da farkındayım. Önce tatlı olmadı. İngiltere'de süt kremaları çeşit çeşit olunca tabi bizdeki bazı kremaların fazla sıvı olduğunu ve bunun hiç bir ibare olmadan aynıymış gibi satıldığını bilmiyordu! Çok cıvık olan krema muhallebiyi pert edince olaya el koyup nişasta dengesiyle koyulttum hemen ardından şahane bir çilek püresi yaptık sığır jelatiniyle. Sonra çorbanın kreması fazla oldu elimizd ebaşka kuşkonmaz olmadığı için de oranı arttıramadık. Asıl kritik nokta benim için risotto olduğu için pür dikkat her şeyi yaptım. Bu arada Fatih leziz mi leziz bir yumurtalı çilekli dondurma yaptı galiba gün içinde güzel olabilen ilk ve son şey de oydu! Risotto için tavuk suyu mu yapmadık sebzeler mi közlemedik! Ah o soğanlar ayrı kerevizler ayrı yağ ile haşroldu! Parmesan peynirini de verdikten sonra artık olmuştur diyerek ocağı kapadık sonuç: Hüsran! Ne eksikti tüm gece tartıştık bir türlü de bulamadık. Gece boyu benim getirdiğim kurabiyelerin ne kadar efsane olduğundan tüm yemekleri de bana yaptırdığından bahsedip  Fatih'i bir güzel kızdırdılar, ben gülmekten yanaklarım ağrımış bir halde onları izledim, ve uzun süredir geçirdiğim en güzel Pazar akşamını geçirdiğimi düşündüm! Of çok yoruldun hiç oturmadın dediler, ama ben böyle yorulmam ki! Bence insanı üzüntü ve hayal kırıklığı yoruyor.

Bazen olmayan şeylerin olmaması o anı çok daha keyifli kılıyormuş! Ve unutmadan bir türlü neyin eksik olduğunu bulamadığımız ve saatlerce uğraştığımız halde beceremediğimiz Risotto'ya rağmen, taaaa Londra'lardan bana antika plaklar getiren Fatih'e bilhassa sevdalısı olduğum Rossini plağı için teşekkürü borç bilirim! Her ne kadar kendilerinin bu blogdan haberi olmasa da!

İnsanız işte, statik olamıyoruz ki bence bu hayatı eşsiz kılan bir ayrıntı!


Bize bugün evini açan şahane çift tüm sağlık sorunlarına rağmen gülümseyen gözlerle bakmaya devam ettiler, saatlerce etrafı dağıtmamıza ses çıkarmadan yaptığımız her şeyi tek tek denediler. Gönlü ruhu bol küçük hesaplar peşinde olmayan herkes hep mutlu olsun sevgili blogosfer... Dert ettiğimiz her şeyin ötesinde öyle ciddi sıhhat sıkıntıları var ki nasıl diyecek olsanız boğazınız düğümlenir...


Not: Fatih şeften mesaj geldi Risotto'muzun olmamasının sebebi Pınar'ın ailesi tarafından yapılmış ağır zeytinyağını kullanmamızdan dolayıymış' Ay inşallah!Yoksa bunu da uğursuzluğuma bağlayacaktım!

Bu kez yazının şarkısı yemek boyunca maruz kaldığım Türkçe pop müzik olacak. Yapacak bir şey yok hala kafam da Aleyna Tilki, Demet Akalın, Bengü çalıyor!






10 Ağustos 2017

0 Bir Gün


Kapı çalınacak bir gün
Elinde kitaplarla gireceksin içeri
"Kahvem nerede, acıktım!"

Karşımda oturacaksın bir gün
Yüzüme bakmadan gözünün ucuyla düşüme düşerken
"Özledim!"

Yola çıkacaksın bir gün
Kaybolurken yeni bir rıhtıma doğru uzayan yol da
"Elini bulamıyorum, bırakma!"

Yanıma kıvrılıvereceksin bir gün küf kokan resimlerin arasında
Ellerim saçlarındayken uykunda
"Kalamam seninle!"

Geldiğin yerde bulamayacaksın bir gün
Aramaya da yeltenmeyeceksin
"Ruhundan öptüm."


Bu da şarkı:

5 Ağustos 2017

0 Benim Adım Kırmızı


Masanın üzerinde açılmayı bekleyen bir şişe şarap
Fonda I will survive çalıyor
Üzerimde boyundan bağlı sırtı açık uçmaya hazır bir elbise
Rengi beyaz
Saçlarım bu kez istediğin kadar siyah
Gece hiç olmadığı kadar karanlık
Fırında balık olması gerekirdi
Ama taze fasulye var
Masanın üzerinde açılmayı bekleyen şarap dururken
Ben daha içemeden hiç teninden
Her yer kırmızı
Belki eşlik edersin korkmazsan ellerin belimdeyken
Müzik değişir  ritim değişir
Biliyorum bu gece de gelmeyeceksin
Şarap bekleyecek
Ben Bekleyeceğim
Gün geçmeyecek
Sen beni yine görmeyeceksin
Ne kadar iyi dans ettiğimi asla bilemeyeceksin...
Çiçekler çöpte
Ayakkabılarım sıkıyor
Çıplak ayak dans ediyorum boşlukta

Sen gelmiyorsun...
Anladım
Hiç sevmiyorsun
Sanane gece kokulu saçlarımdan
Sanane gönül kırıklarımdan
Sanane gün nasıl geçermiş sen ben olmadan...

Bitti.
Artık her şey çok daha kırmızı.


 Bu da Şarkı:


Not: Fotoğraflarımı yıllardır çekmekten bıkmayan Zuzu'ya teşekkürler!

31 Temmuz 2017

0 İyi Yanı

Herkesin kendine has yetenekleri vardır. Bazılarımız çok uyumlu çok barışçıl, bütünleştirici, kimimiz empatik, öngörülü, iyi bir hatip, başarılı bir organizatör vs vs vs...

Ben bütün bu insanı özellikleri-kimisinde daha çok bulunan kimisinde esamesi okunmayan- geliştirilebilen bir yetenek olarak görürüm. Dans ederken uzun çalışma saatleri sonrası Natali'ye " Natali yapamıyorum!" diye mızmızlandığım da "Tatlım yürüyebiliyorsun öyle değil mi? O halde bu hareketi de yapabilirsin." derdi. Çok saçma olduğunu düşünürdüm bunun! Onun gibi dönemiyordum işte! Ciguli dönüşü oluyordu benimkiler, Natali bir kuğuydu! Sonra demek istediğini biraz anladım, zamanla yavaş yavaş aynı hareketi yapmayı başardım fakat tekniği aynı olsa bile kendimden kattığım farklılıklarla lezzetlendiğini değerlendiğini gördüm...


Birkaç sene önce Üniversite'de İngilizce derslerimize giren bir kadın hoca vardı. Soğuk denemez ama çok da samimi ve yakınlık kuran bir hoca olduğunu söyleyemem. Hatta ilk zamanlar biraz gıcık olduğunu bile düşünmüştüm. Aylar geçti bir gün dersin sona ermesiyle herkes sınıftan çıktı. Ben sınıftan hep en son çıkarım. Zor hazırlanırım, her birini ayrı yere koyduğum kitaplar, kalemler ıvır zıvırlarım üç yüz kat giydiğim hırkalar derken haliyle toparlanmam uzun sürer. Tam kapıdan çıkacakken kendisine iyi olup olmadığını sordum. Şaşırdı çünkü hasta görünmüyordu. Saçı başı, kılığı her zamanki gibiydi. Sonra gidip kendisine sarıldım.

"Siz çok iyi bir hocasınız. Sizi çok seviyoruz. Sakın üzülmeyin." dedim.

Müthiş bir şaşkınlık içerisine düştü. Bir şey duyup duymadığımı sordu. Hiç bir şey duymadığımı söyledim. Ki gerçekten de hiç bir şey duymamıştım. Sadece o an hissettiğim şekilde konuştum. Ben öyle yakınlık gösterince ve bilmeden de olsa empatik tarafımla hissettiklerini hissedince hemen yamacımda ki sıraya oturup her şeyi anlattı. Elini tuttum biraz konuştuk ve gittik. Hemen dışarıdan kendisine kocaman bir buket papatya alıp kendisi odasında yokken masasına bıraktım. Ertesi gün gelip kocaman sarıldı bana, teşekkür etti ve daha önce kulağında görüp çok beğendiğim İtalya'da ki seyahatinden satın aldığı kedili küpeleri bana hediye etti!(her şey o küpeler içindi diye düşünen var mıı?????) Ben de kendisine zürafalı küpemi hediye ettim! Komikti. İkimizde kulaklarımızdan küpelerimizi çıkarıp birbirimize verdik... Sonraları kendisini pek göremedim. Ama hala mutlu olması için dua ettiğim insanlardan biridir ve hediye ettiği küpeleri kullanmaya bile kıyamam...

Bu hikaye de söylemek istediğim şey şu: sevgi samimiyetsiz olunca değersizleşiyor. Karşınızda ki insan kadar empatik biri olmayabilirsiniz veyahut o olmayabilir. Ama ona en azından "niçin böyle tuhaf davrandığını" sormadan ve doğru cevabı almadan kızıp esip gürlemeyin.

Hepimizin farklı yetenekleri olduğu doğru. Tek ortak yeteneğimiz ise sevebilmek... Onun da şekli, şemali, tavrı, içeriği tek tek ayrı ve özel.

Hepinizi seviyorum. Her şeye rağmen iyi ki!


0 Ev Alma Komşu Al

Eskiler doğru demiş "ev almayın, komşu alın!" diye. Bizim sitede 20 yıldır şahit olduğum olayları anlatsam bir Agatha Christie romanı rahatlıkla çıkabilir! Mafya babası, patlayan silahlar, MHP'li vekil ve actionlı hayatı, Rusçu abimiz, Müzisyen tayfa, hukukçu çift ve darp olayları, emekli Albay ve sevgilileri... Bu daha hiç bir şey...

Onca aksiyona rağmen, komşu gibi komşular da var elbet.

Ben yalnızken pek yemek yiyebilen biri olmadığım için gün için de yakınlarımdan şu gibi mesajlar alırım belirli aralıklarla:

"Yemek yedin mi?"
"Meyve seversin sen yemeyi unutma."
"Vitaminlerimizi almak beslenmek lazım."
"Sen bir şey yedin mi? Emin misin?
"Ne Yedin?"

Yan komşum Hüsnoş Abla tanıdığım en harika kadınlardan biri: güçlü, iyi kalpli, çalışkan samimi ve kesinlikle ilham verici. Eşinin iyi bir ekşi sözlük yazarı olması ve sohbetlerimizin keyfi başlı başına olay zaten. En son cümbür cemaat Japonya'ya taşınma konusunda ikna etmeye çalışıyordu beni! Benim kendisini çok sevmemin asıl sebebi yaşadığı onca zor olaya rağmen kalbinin nasırlaşmaması. Sık sık duyarız ya " ben böyle sert acımasız biri oldum ama biliyor musun neler yaşadığımı!"

Hayatta her şeyin tek bir yolu yok...

Aslında cola hiç içmem ve sevmem, şarküteri yemem bilenler bilir. Ama bugün bana kırmızı tabağı ve kareli peçetesiyle ev de yaptığı pizzayı ve cola'yı getirince oturup yedim. Sevdiğim insanların hatırı için yapıyorum böyle şeyler. Hiç yemediğim içli köfteyi yemem gibi mesela. Siz de benim gibi yalnız yaşayan tatlı minik çiroz komşularınıza bir iki tabak bir şey verin. Kedi besler gibi... Sevap point bunlar hep. Valla bak.

Bu da Şarkı:



Not: Bu kez şarkı bana gelsin lütfen! Bu ara çok bir kedi gibiyim!

30 Temmuz 2017

0 Aşka Dair

"Aşk sizi çağırdığı zaman onu izleyin... Yolları zorlu ve dik olsa da.Kanatları sizi sardığı zaman, ona teslim olun. Tüyleri arasına gizlenmiş kılıç sizi yaralayacak olsa da. Hem aşk sizinle konuştuğu zaman ona inanın. Bahçeyi tarumar eden kuzey rüzgarı gibi darmadağın etse de düşlerinizi sesiyle.

Çünkü aşk taçlandırdığı gibi çarmıha da gerer sizi. Hem besler, büyütür hem de budar sizi.

Yücelerinize tırmanıp, okşar sever güneşte titreyen en körpe dallarınızı. Derken inip köklerinize, sarsar toprağa sıkı sıkıya tutunuşlarını

Mısır demetleri gibi derer sizi aşk. Harman yerinde dövüp çırılçıplak bırakır. Kabuklarınızı elemek için kalburdan geçirir. Apak edinceye kadar öğütür sizi. Yumuşayana kadar yoğurur, sonra da atar kutsal ateşine, Tanrı'nın kutsal şölenine kutsal ekmek olasınız diye.

Aşk bütün bunları, yüreğinizin bütün sırlarına ermeniz ve bu bilgiyle Hayat'ın yüreğinin bir parçası olabilmeniz için yapacaktır.

Fakat eğer korkularınız da sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız... O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın harman yerinden çıkın daha iyi. Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz, ağlayacağınız ama bütün gözyaşlarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.

Kendinden başka bir şey vermez aşk ve kendinden başkasından almaz. Ne sahip olur aşk ne de sahip olunmak ister. Çünkü aşka aşk yeter.

Sevdiğiniz zaman "Tanrı yüreğimde " değil, "Tanrı'nın yüreğindeyim." deyin. Sanmayın aşkın rotasını çizebileceğinizi, çünkü aşk sizin rotanızı çizer, sizi buna layık bulursa eğer.

Aşkın kendini gerçekleştirmekten başka tutkusu yoktur. Fakat aşıksanız ve arzularınız olacaksa mutlaka, şunlar olsun arzularınız: Erimek ve akan bir dere olmak ezgisini geceye söyleyin.

Tanımak haddinden fazla şefkatin sızısını. Yaralanmak kendi aşk idrakinizle; kan ağlamak isteyerek ve sevinçle."

Ressam, düşünür ve şair Halil Cibran'ın  Ermiş adlı eserinden...


je t'aime moi non plus! Bu efsane çifti de düetlerini de unutmak olmaz!

Bu da şarkı:


0 Bir Yudum Kitap

İyi Pazarlar Herkes!

Bugün size uzun süredir faydalandığım ve çok sevdiğim bir siteden bahsetmek istedim. Bir Yudum Kitap isimli siteye mailinizle üye olduktan sonra her sabah size şahane kitaplardan kısa pasajlar gönderiyorlar. Yerli ve yabancı şair/yazarların eserlerine yer vermeden önce mailde ki girizgah aslında okumayı en sevdiğim kısım. Nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama her sabah kitaptaki pasaja giriş yapmadan önce kaleme aldıkları yazı o an hissettiğim şeylere yakın oluyor. Çoğunlukla beni yakalamayı başarıyorlar. Ayrıca mailinize göndererek bir nevi tanıttıkları kitapları kampanyalı hallerle satın da alabiliyorsunuz. Çok akıllıca bir strateji. o küçük yazıları her kim yazıyorsa çok sevdim ruhunu.

İkinci olarak meraklısına önerim yemek yapmayı sevenlere ya da yapmak zorunda olup internette ki yüzlerce tarifin hangisini yapacağını bilemeyenler için. Yemek tariflerinin bu kadar ulaşılabilir ve aşama aşama takip edilebilir olması işi kolaylaştırdığı gibi çoğu tarifinde çok rezil olduğu bir gerçek. İşte size denediğim her tarifi ilk yapışta efsane olan ve yiyen herkes tarafından övgüler almama sebep olan bir youtube kanalı : masmavi3 mutfakta. Göz atmak için tık tık

uzun süredir bir türlü dizi/film izleyemiyorum. Eskiden dizi takip etmediğim zaman olmazdı. Bir baktım ki GOT yeni sezonuyla gelmiş. Eh Jon Snow'u kaçırmamam gerek dedim. Annemin bile GOT hayranı olduğunu söylemem gerek. Kadın bayılıyor arayıp "başladı mı link at" dedi geçen gün. İnsan hayret ediyor.

Bu da hafta sonu için şarkı: Artık hepiniz için:)


Not: Şarkıyı söyleyen Aynur Aydın'ın hastasıyım! Çok cool buluyorum, klipleri ve şarkıları hiç fena değil. Pop dinleyeceksek böylesi olsun der susarım!
Not2: Ne olursa olsun zamanında size derdini sıkıntısını üzüldüğü bir durumu açmış bir insanın yüzüne o durumu dile getirerek şık olmayan bir tavır sergilemeyin. Her şey telafi olur ama bunun kırgınlığını telafi etmek zor.

26 Temmuz 2017

0 Deri Ceket Lütfen!

"Hava 40 derece nemden ölüyoruz ofis de klimadan tutulduk eve gelince ayaklarımı leğende dinlendiriyorum saçlar fön tutmuyor totomuzdan ter damlıyor ne deri ceketi!" diyecekseniz şayet haklısınız!

Gelmiş geçmiş en efsane çiftlerden biri bana bu başlığı attırdı. Johny Deep ve Kate Moss'un ilişkileri biteli yıllar yıllar olmuş olabilir. Köprünün altından çok sular aktı.İkisinin de bambaşka hayatları ve çocukları oldu geçen yıllar da ama benim için en efsane en yakışan en bakmaya doyamadığım çiftlerden biri bu ikili hala! Çok cool çok sexy çok havalı fazlasıyla da gerçek ve ihtiraslı bir auraları yok mu biraz da keş tabi:))



Şimdi siz söyleyin şu çiftin hatırına deri ceketten bahsedilmez mi??? Deri ceket giyin giydirin mevsimi geldiğinde! Her şeyin bir mevsimi var sonuçta, Aşkında var kimilerine dört mevsim, kimilerine yalnız sonbahar...

Aşk bir tekamül süreci aslında... 

Bu da şarkı



22 Temmuz 2017

0 Topuklu Ayyakabılar

Jane Austen'ın adı sanı  diğer kitapları kadar tanınmayan kitaplarından biri "Aşk ve Arkadaşlık" isimli eseriydi taa kii filmi vizyona girene kadar... Bir kere mektuplarla anlatılan bir hikayeden oluşması metni lezzetli kılarken, her bir mektup da birbirine daha da bağlanıp anlam kazanan olay örgüsünün ötesinde oraya buraya gizlenmiş mesajlar da içeriyor olması onu yine yazıldığı dönemin ötesinde zamansız bir kitap yapmayı başarmış. Bayık bulabilirsiniz, fazla "kız" işi de. Aslında mizahi dokusuyla eğlenedebilirsiniz.. Belki okumazsanız bir şey de kaybetmezsiniz.  Ama belki de izlemek istersiniz!

Austen kitabın bir yerinde "istediğin kadar delir ama sakın bayılma!" minvalinde bir şey diyordu.Yani bir nevi vazgeçme, sürün, değiş, dönüş, başkalaş, tiksin, çoğal, çoğalt, iki ileri bir geri git, yerinde say çığlık at, dövün ama en sonunda ayık kalmayı başar!


Filmin fragmanını buraya bırakalım:



Geçen postta nasıl hışımla klavyeye gömüldüysem melodi dahi paylaşmamışım. Bugün ne paylaşsam diye düşününce bayık İngiliz romanının otoritesi kabul edilen Austen'a değinince uluslararası takılmaya devam edelim dedim. Ünü kıtaları aşan İtalyanların seksi Divası Mina Mazzini'den bahsediyorum. Kendisinin büyük hayranıyım. Bir insanın her söylediği şarkı aşk aşk aşk diye bestelenir mi be kardeşim! Mina'nın şahane şarkılarından bazılarını Ajda Pekkan'ın ağzından kuşaklar boyunca dinledik aslında "Ya Sonra" "Düşünme Hiç" bunlardan sadece ikisi... "Mina mı ?Ajda mı?" diyecek olursanız, korkarım bir seçim yapamayacağımı belirtmek zorundayım.

Mina'dan benim gibi İtalyanca sevdalılarına gelsin!
Aşkla kalın!


"Şu şarkıyla bir dans edebilir miyiz" sorusunu sevdiklerinize yöneltmek, tuhaf figürler eşliğinde döne döne salınmak serbest!


20 Temmuz 2017

0 Kül Tablası

Hayatım da aldığım en mutluluk veren iltifatlardan biri, çok kıymet verdiğim bir hocamdan geldi. Zihnimi anlamak çok kolay değilmiş kurduğum bağlantılar ilgili ilgisiz yerler de bir araya getirdiğim fikirler asıl önemli olan şeymiş, ben de o "kumaş" varmış.Ne demekse:) İki yıldır tüm çabam kendisinden bu minval de bir şeyler duyabilmek içindi. Yazdığım metinlerin birkaç öğrencisiyle birlikte en iyiler arasında olduğunu söyledi. Bunları duymaya çok ihtiyacım varmış çünkü uzun süredir "belki de bu Dünya' ya ait değilimdir. " diye düşünüp duruyordum, En mutlu hissettiğim an haftalarca üzerinde çalıştığım Nihal Atsız'ı okurken kendimi birden Lavinas'a ulaşmışken bulduğum orada Schmitt'e salındığım sadece sayfalara sığan basit daktilo sembollerinden ibaretmiş gibi görünen ama öyle olmayan bir macera da saklanıyor. Bakalım bilmem ne isimli derginin bilmem kaçıncı sayısın da bu konu yazılmış mı yazılmamışsa neden yazılmamış yazıldıysa niçin o tarafını değil de bu tarafını ele almışlar. Hissettiğim bütün kırgınlık ve bir de saklamaya çalıştığım hüzünden kurtuluş niteliğinde bir çırpınış belki bilemiyorum. Birinin sizin için ne düşündüğü ne derece önemli ya da önemsiz olmalı bu tabii ki tartışılabilir ya da tartışılmaya gerek duyulmayacak kesinlikte alakasız ve münasebetsiz olabilir ki her neyse konumuz bu değil.

Sizin de bazen nasıl davranacağınızı bilemediğiniz oluyor mu? Bir süredir böyle hissediyorum. Bugün yazılarını okuyup tanışmak istediğim bir akademisyenin "değerli" vaktini çalma gafletinde bulundum. Konuşmadan hiç bir şey anlamadım "akademiyi bırak" söylemi ve " gereksiz kibarlığım" dışında... Hayatım da hiç görmediğim daha önce tanışmadığım üstelik resmi olarak da şahsımdan üst konumda bulunan bir insanla nasıl konuşmalıyım? Nasıl hitap etmeliyim? Benim ki " İstanbul Üniversitesi ekolü" oluyormuş bunu kimden nasıl öğrenmişim?

Hocanın odasından çıktım bilmediğim koridorlar da kaybolarak. Dışarı da işçi ağabeyler çiçek ekmekteydiler. Oturdum gölgeye onları izledim. Tek tek her bir fideyi yerleştirmelerini, can suyu verişlerini, toprağın yamacına koydukları çay bardaklarını, ve tüm dikkatlerini... Acaba yanlarına gidip " çiçek ekmeyin siz çiçek ekemezsiniz, çiçek ekmeyi beceremezsiniz" diyecek olsam beni dinlerler miydi? İşlerini yapmaktan vazgeçerler miydi? Veyahut " çiçekleri ekmek konusunda çok azimli ve çalışkansınız her biri çok muntazam, takdir edilesi" desem gülümserler miydi?

Bilmiyorum.

Şu uçaklar diyorum çok bir yüksekte...



Not: Bu arada sarkastik tavırlarla " Hititler çalışmamı" öneren saygıdeğer zihin... Söylemek istediklerimi söylüyormuş gibi yapmaktansa susmayı tercih ederim! Bir şeyi söylememeyi tercih etmek de büyük bir tepkidir! Anlayana...


6 Temmuz 2017

2 Sincaplar, Endoplazmik Retikulum,Ophelia

Bir dakika, Bu kadar alakasız şeyi bir araya nasıl getirdim uzun uzuuuun anlatıcaktım. Ama az önce karşılaştığım manzara karşısında, bundan alıkoyuldum!

Banyodayken babam gelip bir şişe viski, buzlu bir viski bardağı bırakmış odama. Önce şaka zannedip uzun uzun güldüm yüksek perdeden. Güldğümü duyunca yanıma geldi.

" Buna ihtiyacın var, delirdiğini düşünüyorum, iç bittikçe alırız." dedi ben hala şaka yaptığını zannederek ikinci bir gülme krizine girdim. Fakat hayır ciddi! Bu kadar şaşırıp gülmemin sebebi benim alkol tüketmediğimi herkes bilir! Ama artık bir süredir ne denli bedbaht bir halde görünüyorsam gariban babam beni böyle teskin etmekten başka çare bulamamış.

Hayır madem alacaksın bari Casal Mendes Rose Şarap filan al. Şak diye Viski! 3 güne gidiyoruz artık evde partiler misin, alkolik mi olursun sana kalmış demek istiyorlar sanırım.

Ebeveynlerim de ters psikoloji yarattım galiba. Baktılar bu kız sessiz pek kendi halinde sapıtık arkadaşları yok içki içmez gece çıkmaz e dağıtmıyor böyle giderse 40'larında orta yaş bunalımına girip millete salça olacak! eee ne yapalım yaşayamadığı ergenliği yaşatalım demişler! Canlarım benim...

Üstelik tüm bunlar artık yaşlandıklarını kabul ettiğim güne denk gelmesin mi...

Benimkiler akşam üstü pazardan dönüyor birlikte... Arkalarından çekip getirdikleri bir şey.. AA nedir o dur bakayım, neymiş! Pazar Arabası! Yaşlandınız siz!!! diye bağırıverdim tabi... Belki de bu yolla benden intikam almışlardır!

Gündüz ise uzun süredir görmediğim Lisansdan bir kız arkadaşım önce " aa sen kilo almamışsın herkes alıyor." dedi sonra da " artık öğretim görevlisi olmuşsundur ve evlenmişsindir diye düşünmüştüm." dedi... Teşekkürler evren Teşekkürler!

Ophelia demişken...


İlgili resim

Hamlet'i bilmeyeniniz yoktur değil mi? Hamlet'in güzel ve bedbaht sevdiceği Ophelia defalarca teyatora da ve sinema da bambaşka yorumlarla sahnelendi. Ophelia'yı kim öldürdü? ophelia nasıl öldür? Ophelia intihar mı etti?Ölümü bir kaza mıydı? Buradan epistemolojik ve ontolojik sorular dizisine oradan Lacan'ın pskolojik çözümlemelerine hiç olmadı feminist teorilere kadar bağlayabiliriz. Ama hayıııır ben en çok ünlü ressam John Everett Millais tarafından resmedilişine bayılıyorum. Sanki hiç ölmemiş gibi... Seni Seviyorum Ophelia. Seni çılgın!


Müzik mi? Evet, kesinlikle daha fazlası. Hastasıyız. Janis Joplin'i pek bir sevdiğim oyunculardan Amy Adams oynayacak deniyordu, sonraa Michelle Williams seçildi dediler! Ne oldu o iş? Kürk Mantolu Madonna'da yine hastası olduğum bir başka über güzel seksi yetenekli oyuncu Marion Cotillard oynayacak diyorlar! Sabırsızız!






17 Haziran 2017

0 Kırmızı Kaplumbağa

Merhaba!

"Kırmızı Kaplumbağa"  Hollanda doğumlu  Michael Dudok de Wit'in ilk uzun metraj animasyon filmiymiş. Bünye bu, animasyon filmlerine, hikaye ve masal kitaplarına 5 yaşında ki bir çocuk kadar aşık olunca, filmi de pek sevdi tabii.
Bu adamcağızın ruhu pürü pak kalmış, Dünyalıgillere karışmamış da dingilleşmemiş gibi. Ah canını senin gibi adamın!

Bu animasyon filmi bir ıssız ada filmi gibi görünebilir. Ama hayır çok daha fazlası aslında... Adaya düşen kahramanımızın, adadan kurtulmak için verdiği mücadelenin bertaraf oluşuna çok içleniyorsunuz, renkler doğa büyülü atmosfer o kadar güzel yansıtılmış ki... Tabii izlerken kafamdan neler neler geçti... Ay ne olur izleyin! Hatırım kalır!


Tarkan'ın albümü çıkmış sonunda. İtiraf ediyorum ben de bir Tarkan severim. Kulisler de "Metamorfoz" "Adımı Kalbine Yaz" "Karma" kadar iyi değil boşa bekledik diyorlarmııııış! Cuppa rezaletti evet. Ama ben albümden umutluyum. 1 hafta dinleyip kararımı öyle vereceğim.

Kitap önerisi şu sıra veremiyorum. Zira okuduğum her şey sosyal bilimlerin damarlarıyla ilintili olunca, amanın da şöyle de bir roman varmış okudunuz mu diyemiyorum. Dönem sonunda bitti. Galiba ben de bittim. O nasıl çalışmak, nasıl okumaktı Coco! Peki bir işe yaradı mı? Hayır! Sıfıra sıfır el de var sıfır!

Yeni okuduklarımdan değil ama eskilerden bir öneri bırakalım: Stefan Zweig okumadan okur yolculuğuna devam etmemekte yarar var.

Dönem nasıldı neler yaptım kafam nasıl uçuk durum da onu bir sonraki postta anlatırım belki.

Bu da müzik gibi gibi filan. Ama tam da değil aslında. Şirin.








10 Haziran 2017

0 Biz Sıradan İnsanlarız

En az diğeri kadar, karşında susan çocuk kadar, kızdığın annen, nefret ettiğin eski sevgilin, karşıdan karşıya geçerken yol vermeyen sürücü kadar sıradan...

Hepimiz sıradan insanlarız. Buna rağmen en iyi yaptığımız şey sürekli olarak birbirimizi suçlayan cümleler, nazarlar, mimikler için de kendimizi haklı görmeye çalışmamız.

Birinden ne zaman vazgeçmek gerek? Sizi çok kızdırdığı anda mı?
Hayatınızın kazığını attığı anda mı?
Aldatıldığınız da?
Yalan söylediğinde?

Hayır. ilişkinize dair hiç bir beklentiniz kalmadığında ve bir daha o umudu yakalayamayacağınızı varsaydığınız an da...

Bundan neredeyse 10 yıl önce Bayan N'ye bir mektup yazmışım. Yeni yıl arifesinde yazılmış, süslü ve sinir bozucu pembelikte bir kağıda.

Ardından tuhaf bir şiirle veda etmişim ona.Öyle dizeler eklenmiş ki art arda sanki 10 yıl önce değil bu yıl için dökülmüş gibi ruhtan...

Son birkaç aydır beni hayatına çekmesinin sebebini o çok sevdiği hikayeyi o kadar çok sevmiş olmasına bağlıyorum. O kadar çok sevmişti ki hikayeyi, o kadar çok işte... Gerçekleşmesine sebep olacak kadar...

Ve ben de o kadar aşık olmuşum ki O' na tam 10 yıl önce hiç tanımadan onun için yazmışım. O kadar çok istemişim ki, umudumun kalmamasına sebep olmayacak kadar çok sevip aynı zamanda da umudum olamayacak kadar sahip olmamayı. İşte tüm bu anlattıklarımı hem beceriksizce kaleme alınmış bir hikaye, hem de dokunup hissedebileceğiniz, kulaklarınızı kalbime yaklaştırırsanız duyabileceğiniz, gözlerimin içine bakarsanız onun suretini sumsung led tv ekranı kadar net görebileceğiniz duygu yazılımlarına çeviren olaylar silsilesi tam 10 yıl önce böyle başlamış...

Kim demiş kodları bir tek mühendisler yazar diye?





13 Mayıs 2017

0 Entelektüelin Kutsal Kitabı

Hakikaten de böyle bir kitap var Maya kitaptan çıkma. Tam instagram da kahveyle Alan Badiu(google'a bakmadan hala soyadını yazamıyorum mesela!) kitabını paylaşıp akşam Ankara Uluslarası Film festivaline gidecektik gidemedik yaaa muhabbeti yapmalık tipler için muazzam bir toplama, hap kitap. Esasen hoş da bir kitap.


Bu arada üzerine uzun uzun yazmayı canım bir türlü çekmediği için laf arasına sokuşturayım... İstanbul'dan Ankara Film festivali için geçen Nisan'ın 20'sinde beyazperde. com'da editör olan çocukluk arkadaşım ve gazeteci(futbol raportörü) sevdiceği gelince ister istemez sinemacı tayfaların muhabbetine ortak oluverdim. Aslında sinema adına da pek bir şey bilmeyen biri olarak konuştuklarını yakalamaya çalışmak çok keyifliydi. Filmler pek kötü görünüyor bunları nasıl izleyecekler diye düşünürken aralarında ki yorumların da benimle aynı doğrultu da olduğunu görüp sevindim hatta. Siz buna festival demişsiniz ama bu lise de projeksiyonla korsan cd'den film izlemece olmuş.
Niçin böyle oldu diye sordum tabii. Eskişehir ve İstanbul Film Festivaline güzel filmler gönderildi Ankara'ya da bu kaldı dediler... Ben onların yalancısıyım valla.


Bu entelektüelin kutsal kitabı meselesi aklıma şuradan geldi: bir hastalık gözlemliyorum herkesin sevdiği onayladığı yazarları sevmezse ya da herkesin nefret ettiği yazarı harcamazsa histeri nöbetine girecekler... Entelektüel olmanın yolu birkaç yüz isim film mekan yemek ismi tatil rotası bestekar bilmekten geçiyor sanki...

Geçen post da alıntıladığım Enis Batur'un A Cappella kitabına bir şans vereyim dedim. Yok sevemiyorum. Ben bu adamı se-ve-mi-yor-um. Şair gibi gelmiyor, çok üretken çok birikimli bunlara edilecek sözüm yok. Ama "şiirleri" benim için üç beş güzel söz, birkaç yabancı lisan kelimenin araya sıkıştırılmış hali... Duygu namına bir tat yakalayamıyorum.Ben nasıl "kendine muhafazakarsam", Enis Batur'da "kendine entelektüel".

Siz çok sevin ben sevemiyorum.

Asaf'dan gelsin:

"Bir gece
Gecede bir uyku..
Uykunun içinde ben..
Uyuyuorum,
Uykudayım,
Yanımda sen.

Uykumun içinde bir rüya,
Rüyamda bir gece,
Gecede ben..
Bir yere gidiyorum,
Delice..
Aklımda sen.

Ben seni seviyorum,
Gizlice..
El-pençe duruyorum,
Yüzüne bakıyorum,
Söylemeden,
Tek hece.

Seni yitiriyorum
Çok karanlık bir anda..
Birden uyanıyorum,
Bakıyorum aydınlık;
Uyuyorsun yanımda..
Güzelce."

...

Aidiyet meselesi ben de pek problemli. Hiç bir yer habitusum değil sanki. Fakat bunun güzel bir tarafı var: herkese eşit empati mesafesini yakalayabilmek, ötekileştirmeden aidiyet duydukları bağlandıkları böylelikle kimlik kazandıkları mevcudiyetlerini heyecan verici bulmak...

Sevdiğiniz biriyle yol hiç uzun gelmiyor, şehir çirkinleşmiyor, arabaların kornası rahatsız etmiyor, trafik yormuyor, oturduğum koltuk sırtımı terletmiyor, hiç huzursuzlanılmıyor, eğlenmek için şarap, gürültülü bir müzik, zorla yapılmış esprilere gülmek zorunda olmak hiç mi hiç gerekmiyor.Galiba mutluluk böyle bir şeydi. Hatta belki aidiyet?

Yine oradan oraya yazdım, uf kafam da pek bir tuhaflık ki sormayın!


Bu da şarkı:



12 Mayıs 2017

0 Huy

Huy işte eğer elim de bir şiir kitabı varsa, rastgele bir şiir açıveririm oradan başlarım okumaya. Kitapların ilk cümlesi ve son paragraflarını kitaba girişmeden evvel okurum.Bu konuda takıntılıyım.Kitap usumu ele geçirirse ezberleyiveririm. İhtiyaç olan an da unutur lüzumsuz an da hatırlar sonra yine unuturum.
Kafam da tamamlarım, eksikleri tümlerim, varı yoğu bir ederim sonra da hepsini yerle yeksan.


Ve kötülük meselesi... Buna çok kafa yorardım şimdi akademik anlam da üzerinde düşünmeye başladım. Hatta aklımda tezimin bir chapterında bu kötülük meselesini ele almak gibi bir fikir var.Yine söyledim kaçtım olmasın Eagleton'dan Neiman'dan Arendt'den bir yerden başlayın uyandıysa merakınız hadi buyurun.

Bugün elime bırakılan Enis Batur'un A Cappella'sını okuyup öyle uyuyacağım, boğaz ağrısı eşliğinde, kalp sızısı alt metniyle. İyi geceler.


A Cappella'nın ilk anda açılan sayfasından:

"Aynadaki yüze bakıyorum şaşkınlıkla
kimin yabancısı çizilen ve dağılan hatlar,
yola düşen değişir, biliyorum, yoldan çıkanı kimse tanımazmış.Çıldırmış köpeklerin uğultusu yankılanıyor dışarıda,
bu han odasından ayrılsam gidip kalacak bir yer bulamam, uykumda kaybolmaktan başka çarem kalmadı: Bütün dünya buza kesti artık.
Bunları söylüyor aynadaki ağız, daha önce hiç duymadığım bir dilin kelimelerini nasıl olur anlıyorum, ruhumu yokuş sorular kaplamış."

7 Mayıs 2017

0 Görgüsüzlerin El Kitabı

Son günlerde gizli bir örgüt eliyle böyle bir kitapçık dağıtıldığını düşünüyorum. Kim bunlar? Siz biz hepimiz! Eskiden, çok değil 90'lar da anneler beslenme çantasına birazcık değişik bir şey koysa " aman evladım ortalık yerde yeme alan var alamayan var üzülmesinler." diye tembihlerlerdi. Hazır muz ve domates fiyatları iki haneli rakamlara ulaşmışken enflasyon, ekonomi paketleri merkez bankası politikaları ve merkez bankasının bağımlılığına değinmeden bunları buraya bırakayım dedim.

Nereden mi geldi aklıma? Son zamanlar da yeni bir çift modeli türedi. Karısına yeni araba hediye edip arabanın önünde selfi çekme modasına da uyuyor bunlar. Ha bildiniz bunlar çocukları olunca sıçarken bile snapchatten yayın yapan grupla aynı-buna gerçekten şahit oldum üstelik kadın ülkenin en iyi cerrahlarından birinin eşi-. Anahtar kelimelerini veriyorum: Genellikle kalantor avukat, iş adamı, bürokrat sevimsiz bir koca, sıska botokslu kompleksli ve hemcinslerine küçümseyen tavırlarla yaklaşan ama samimiymiş gibi davranan kuaför abonesi hanımlar- sakın koca parası yediklerini sanmayın Yeni Türkiye'de çoğunun işi gücü de var-, sosyal mecralar da çocuğu evi işi kocası kıyafetleri ile ilgili yüzlerce paylaşım, sürekli bir "çok meşgulüz ve çok mutluyuz" mesajı... 

Aslında muhafazakar elitler ve Laik elitler arasında da çok fark olduğunu düşünmüyorum. Biri HUQQA türevi fahiş fiyatlı mekanlar da nargilelere 1 işçi ailesinin aylık gelirini bırakır, öteki de Zeki Bar'da Kalender Zebra'da hiç olmadı Meandros'da şişe açtırır(Maşallah ben de gitmem isimleri bilirim!), nargile değil şarap rakı götürür.her ikisi de sosyal medya da paylaşılacak filtreli resimler çekmekten o anın da tadını çıkaramaz.Ha bir de asıl muhafazakarmış gibi görünüp, babasının eteğini öpüp "cemaat evinde uyuyorum bıbıcım" diye telefonda malumat verdikten sonra, Rus kapatmalarla gece clublerinden çıkmayan türevleri var işte onların üzerine kusasım geliyor! Sizi gidi leş tipler sizi! Gelsin Like'lar, gitsin " X'ler de şu mekandalarmış, Y'ler de Yurt dışına tatile çıkmışlar" kıskançlıkları...

Hayatlarımız sanki bunun üzerine kurulmuş gibi. O okul kazandı sen de kazan o işe girdi sen giremedin. AAAA bilmem kimin oğlu evlenmiş sen de evlen! Ne çocuk yok mu? Hadi artık ne zaman! İkinci de olmalı ikincisi ne zaman? Çocuğu hangi Koleje göndereceksiniz!

Ben bu hayatı istemiyorum. O korkunç çirkin rezidanslarınızı istemediğim gibi...


Çok değil bir kaç on yıl sonra musluğunuzu tamir ettirecek tamir etse de iki gün sonra bozulmayacak biçimde tamir edebilen birini bulamayacaksınız. Kalite düşüyor her yer de her alan da her sektör de... Kalite düştükçe hiç bir işe yaramayan yeni formaliteler geliyor. O sınavın bilmem ne puan türünün bilmem ne alanında şu notu almak. Alırsınız bu sefer şu şu maddeleri sağlıyor olmak sağlarsınız sağlamazsınız. O gelir berisi gider... Mesela TBMM'de vekil danışmanlığı yapan iyi maaşlarla güle oynaya "çalışan" insanların "ingilizce" dahi bilmiyor oluşuna şaşırmazsınız artık. Çünkü bu ülke'de her yer de liyakat vardır!

Neyse Allah'tan bugün Beşiktaş maçı var.(orda da düzgün oynayan kaç tane yerli sporcu var??? Neyse çok anlamıyorum nasılsa futboldan da, hiç bir şeyden anlamadığım gibi.) Ayrıca tuhaf bir durum gözlemledim ben ne zaman maç izlesem maçı kaybediyoruz! Bugün en iyisi izlemiyim yoksa  yine"Fabriiiii Allahsız Fabri" diye  bağırırken Galatasaraylı yan komşumu kendime güldürürüm. Ne münasebet!

4 Mayıs 2017

0 Mış-Miş

Gelmez mişim aklına
Düşünmezmiş hiç özlemezmiş hissetmezmiş 
Uykusu bölünmezmiş hiç
Aramazmış gözlerimi sormazmış dinlemezmiş
Ellerimi yitirmişmiş romantikmiş kırmızıymış aşkmış eser geçermiş
Yollarda kaybolmazmış
Dağılmazmış toplanmazmış
Sokakları karıştırmazmış hiç
Yanılmazmış en iyi bildiklerinde
Usu bulanmazmış böyleymiş şöyleymiş
Aman sende düzene de sövülmezmiş
Yorulmazmış şarkımdan
Kabul etmezmiş yenilmezmiş 
En güçlüymüş
Bölünmezmiş düşmezmiş küsmezmiş bir de hiç renk vermezmiş
Gizlermiş izleri en iyi tanıyanlardan
Hayatını bölüşmezmiş ürkermiş görmezden gelirmiş
Cesurmuş aslında
Çok severmiş söylemezmiş ona buna dillendirmezmiş
En sevdiği renk maviymiş 
O nerden bilsinmiş 
Kapıyı kim çalsınmış
Kediye kim baksınmış
İlk gelen birinciymiş
Kim gelirse gelsin direnilmezmiş.
Son öpücükler hiç verilmezmiş.

Unuttum sanırmış? 

Mümkün mü ?

Merhaba!



2 Mayıs 2017

0 21 Gün Şekersiz

Genlerden dolayı ızdırap içinde olan nice Türk kızı diyet zayıflama selülit uğruna ben diyeyim bir Taylan Kümeli siz diyin bir Ender Saraç'a dönüştü. Eskiden HBB''de taytlı ablaları izleyerek büyüyen nesiller, izleyerek o koca totonun küçülmediği gerçeğini Türk erkekleri "Slav ırkı" tatavası yaptıkça bir Osmanlı tokatı gibi yüzüne yüzüne totosuna totosuna yiyerek öğrendi! Sonuç: tüm Türk kızları spor ve beslenme uzmanı oldu kafayı bozdular kafayıııııı!


Erkeklere bakıyorum. Ay bakamayacağım!

Neyse konumuz Geçen ay deneyimlediğim 21 Gün süren şeker diyeti. Ben uzman bir doktor ya da diyetisyen olmadığım için bu konu ile ilgili uzun bilgiler bura da tabii ki yazmayacağım! (ki herkesin her konu da uzman olduğunu iddia ettiği bir toplum da - mı o da tartışılır ya- bunu duyuyor okuyor olmak da şaşırtıcı gelmiş olabilir!)

Malumunuz geçtiğimiz ay rahatsız edici bir alerji atağı geçirdiğim için alerjen olabilecek her türlü gıdayı kesince şekeri de kesmenin tam sırası dedim.

Şunu belirteyim günlük hayatta içtiği içeceklerin hiç birinde şeker kullanan biri zaten değildim. O yüzden benim için çok da zor olmaz diye düşündüm tabii bunu düşünürken her gün yediğim bitter çikolar aklıma gelmemişti!

21 gün boyunca içinde şeker olan her türlü paketli gıda(evet o tuzlu krakerler de dahil çünkü içlerinde glikoz fruktoz şurupları var), her türlü çikolata, bilimum tatlı türevi,dondurma, şekerli içecekler YASAK!


Yalnızca meyve, kuru meyve doğal bal ve pekmez serbest.

İlk 1 hafta elim sürekli çikolata paketlerine gitti. İkinci hafta iyice artık "ALLAH BEEE BROWNİ GETİRİNNNNNNNNN! ağlamalarına başlamıştım. 15 Gün sonunda tatlı isteğim giderek azaldı. Üçüncü haftanın sonundaysa yani 21 gün bittikten sonra, canım istemediği halde eve gelen pastayı yedim. Birkaç çatal ve bana yetti!

Şekersiz geçen süre boyunca: daha az yorulduğumu, daha az uykumun geldiğini, daha fazla sıvı tükettiğimi, spor yaptıktan sonra oluşan aşırı yeme isteğinin azaldığını gözlemledim.

Benim gözlemlerim haricinde bu şeker diyetinin vücuda müthiş yararları var. Lütfen açıp bir bakın.

Bu postun altına spor yaparken dinlemeyi çok sevdiğim 2000'lerin başında hit olan bir şarkıyı uygun gördüm.


Diyet meselesini biliyorum kızlar, e erkekler de malum, olsun bir gün elbet diyip zıplamaya devam!

11 Nisan 2017

0 İnsanlık Durumu

Arendt'in kaleme aldığı kitaplardan birinin ismidir bu. Vita Activa diye başlayan bölümün sonlarına doğru aşktan da bahis açar kendisi(derin ve tutkulu bir aşka özne olan bu acayip zihinli kadının mektupları günümüze dek ulaşmış, ulaşmış da keşke saklı mı kalsalardı bu hususa biraz içleniyorum galiba)

Ve şöyle der: " Dostluktan farklı olarak aşk, kamusal alana çıkarıldığı anda öldürülmüş, daha doğrusu yok edilmiş demektir. Aşkı anlatmaya çalışma asla, aşk anlatılmaz ki.Fıtratında ki söze dökülemezliği nedeniyle aşk, dünyanın değiştirilmesi ya da kurtuluşu gibi siyasi amaçlarla kullanıldığında olsa olsa bir hata bir dalalet olup çıkacaktır."

Öğrenmeye çalıştıklarımı meraklarımı ve heyecanlarımı paylaşmayı seviyorum ama bazen bunu yaparak yanlış mı yapıyorum diye düşünmeye başladım son zamanlarda.  buna sebebiyet veren ise geçenler de yayınladığım Bay K.'yi ilgilendiren mektup...( Bir mahlas elbette bu!)

Şaşırtıcı ve üzücü bir biçimde yazdığım yazılar kendisine ait olmayanlar tarafından benimsenmek isteniyor. Israrla nezaketle ve defaatle kendilerine yazılmadığını belirtmeme rağmen, kime yazıldığı ile başlayıp "bana yazılmış olabilir." küstahlığıyla son bulan merakları gidermek ve karışıklıklara son noktayı koymak adına yukarı da da yaptığım alıntıyla bağlantılı olarak kamusal alanın içine dahil olmayan yalnız iki ruh arasına gizlenen bir sevdanın dışa vurumu olduğunu söylemeliyim o satırların. Bir sahibi muhakkak ki var, fakat bu yalnızca şahsımı ilgilendiriyor. Bunu sorgulayan zihinlere olan merhametli yaklaşımımın tek sebebi, değer bulma biricik olma büyülenme hissini çok iyi anlıyor oluşum.Öteki bir deyişle bunun da bir çeşit insanlık durumu olduğunu kendimden de pay biçerek kabulleniyor oluşum lakin,başka hiç bir gerekçesi olamaz. Ve son olarak aşkın bitmesini sabırla bekleyebilirsiniz. Ama sevdalar sonsuzlukla eş değerdir zamansız mekansız ansız evrensiz ve boyutsuzdurlar. Yazdıklarımı bir gün kendisi okursa-eminim ki beğenmeyecektir- şahsına yazıldığından asla şüpheye düşmeyecektir, zira yazıların içinde ki ufak nüansları bir tek "o" anlar:

"365 günün 4 günün de gördüm seni
Kalanları 4 e böldüm
Hep noksan çıktılar
Seni bana kattım
Sevdamı  zaafına
6 saat eksik kaldı
Bana 6 saat mutluluk borcu var!
Ruhum, sevdam, eksik ve tam yanım
Zaaflarım tuhaflıklarım gözümde ki cümlem
Bir değil beş karış hava da aklım
Gizim suskunluğum çaresizliğim merhametim
Yaratıcıya şükür sebebim
Yüreğimin zırhı ve verilmemiş busem!
Bana 6 saat mutluluk borcun var!"



Bu da Şarkı olsun:


2 Nisan 2017

0 Sabaha Karşı Aynı Saat


Sevgili Bay K.

Son yazdıklarınızın üzerinden henüz çok uzun süre geçmiş olmamasına rağmen aramızda ki bağın giderek yok olduğunu düşünmeniz beni darmadağın ediyor. Geçen akşam yanınız da olduğunu duyduğum bayan S. hakkında size bir şey soracak olmasam da kırgınlığımın iç yakan bir acıya dönüştüğünü fark ettiğinizi bilmek isterdim.

Yaptığımız tartışmalar da size asla karşı gelmemiş olmam size karşı itaatli duruşum ve tabiatım sizi yanıltmasın. Sizden asla gidemeyecek olmam size kendimi ezdireceğim anlamına gelmemekle birlikte bana sarıldığınız o ufacık anlar da yitip giden öfkemi de yatıştırmak yine sizin işiniz.

Bay K.  
Son birkaç haftadır sıhhatimde ki bozulmalar ekseriyetle son görüşmemiz de ben kapıdan uçup gitmeden ağzınızdan kanatlanıveren kelimecikler de gizli. Çok düşünülmemiş gibi durabilirdi sözler, şayet sizin değil benim ağzımdan çıkmış olsalardı. 

Aptal bir kadın olduğumu düşünmenizin bana verdiği ızdırabı nasıl anlatabilirim size? Salt bir tutku, taze bir et olmanın ötesine geçemeyeceğimi ima eden bu kelimeler size olan hasretimi büyütmekle kalmadı bir de o en uzak en yakın mesafeye hiç fark edemediğim ama ilk tanıştığımız andan beri var olmuş olan milleri ekledi.

Şimdi duymak istediğiniz şeyin sizden vazgeçerek güvenli olana doğru aktığını söylememi ister miydiniz?" Evet, isterdim" diyeceğinizden şüphem yok ama bu doğru mu? Gerçekten de öyle mi? 
Hayır, bu müstesna tavırlarınızın başka manaları olduğuna eminim. Rica ederim artık inkâr gibi yollara başvurup durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale büründürmeyin.
O akşam aramız da büyüyüp devleşen yalnız toz kümelerinden oluşan, ışık da ahenkle dans edip yiten dikdörtgen eski oda değildi. Sizin ve benim ruhlarımızdı.

Evet gördüm. Sizi gördüm Bay K. Artık benden de kendinizden de kaçamayacaksınız. Sahi kaçan siz değil miydiniz yoksa, belki de tüm bunları sizin benliğinizle itham ediyor olmak benim için bir kurtuluş arayışıdır. Ama korkarım ki tüm acıya ve mutluluğa ortak olmaktan memnun olacak denli pervasız, ümit dolu ve şefkatliyim.

Hayat bize bunu sunduysa mesut olup şükran duymalıyız öyle değil mi?
Geçen gün biri şöyle şöyle dedi(mektup da bu kısım okunmuyor mürekkep izleri birbirine karışmış.) hatırlamıyorum gerçekten de dediği gibi şeyler söylemiş olabilir miyim? Size duyduğum bu tarifsiz hisler beni daha da zalim biri haline getirmiş olabilir mi? Hayır hayır değil elbette ki daha açık dürüst ve sade biri haline getirdi ve ben de bunu kendime söyleyerek içsel bir memnuniyete ulaşıyorum. insanların tahammülsüz huzursuzlukları bu yüzden, sözlerime hatta anlam veremeyişleri. Galiba giderek size dönüşen bir döngünün içinde eriyorum. Size muhtaciyetimin acziyetten kaynaklanmadığını görmüyor musunuz?  Aklımın okumakla meşgul olmadığı zamanlar hariç hep sizinle meşgul olduğunu hissediyor olmalısınız değil mi?Son gönderdiğiniz metinlerde ki şifreleri çözmeyi yine haftalar sonra akıl ettim. İlk okuduğum saniye de hissettiğim korku ve hüznü hissedebilmenizi benimle o an ızdırap dolu bir gece geçirmenizi yine de istemezdim. Ben sizi gülerken hatırlamayı seviyorum.


Şükran ve özlemle...
D.



Not. Bu kez uyanmayı reddediyorum. lütfen gelip beni bulun. 
Size bunları yine uykudan uyandıktan hemen sonra yazıyorum. Rica ederim düşük cümlelerime odaklanmayın, içinizi titreten bir şeyler yok mu? Yoksa bana bir daha yazmayın!

Not2. Yazmayın derken ciddi olmadığımı biliyorsunuz öyle değil mi? Ve en korktuğum anı sormuşsunuz. Sabah ezanın yankılandığı saatler de büyüdüğüm geniş pencereli ufak evin büyük odasında 4 topuzlu metalik mavi karyolanın kelebek desenli el işlemesi pamuklu beyaz çarşafın da uzanışım.Odanın dikdörtgenliği tavana bakarak korkumu yenmeye çabalamam fakat gümbürdeyen yüreğimi susturmayı başaramayışım... Çok küçüktüm ve o zaman bile sizinle tanışmak için dua ediyordum. Ya siz Bay K. Tam o sular da ne yapıyordunuz? Zaman farkını tahmin edip haklı bir tasvirle vereceğiniz yanıtı bekliyorum. Ama artık en çok sizi bir daha görememekten korkuyorum, sizin de size kızacağımı düşünerek hırçınlaşmanız gibi, bir kaç ufak söz ile hadimi aşmış olabilirim.

Zaman Aristo izafiyet
Zihnim akan düşten ibaret
Size evirilen suretlerden 
Tek tesellim gözlerinizde ki emniyet

Not3. Seviyorum evet. Sorduğunuz sorunun cevabına müteakiben kabul buyurur muydunuz?







28 Mart 2017

0 Üç Yüzük

Ünlü ABD'li yazar William  Faulkner kurmaca metinler için en ideal yaş aralığının 35-45 yaş olduğunu söylüyor. Kendisinin oldukça iyi bir yazar olduğunu kabul etmekle birlikte, Ephraim Lessing'in kaleme aldığı "Nathan der Weise" (Bilge Nathan) eserinin, yazarı 50 yaşında iken tamamlanabildiğini düşününce bir şeyler ters gidiyor sanki?

Acaba Faulkner 35-45 arasında derken muhakkak ama muhakkak o yaş aralığında başlanıp ve de bitirilmeli demek mi istiyordu? Bence öyle demek istememiştir. Sizce?

Bu arada Bilge Nathan'ı merak edenleriniz var ise şuracığa bir kısmının olduğu türkçe bir kaynak ekliyorum. Sahaflardan bulmak ise size kalmış! okumak için tık tık

Siz şimdi güzel bir musiki de istersiniz:



Bu şarkıyla dans etmek serbest! Ben mi? ürtiker sağ olsun kaşınmakla meşgulüm=( Adı batsın=(

21 Mart 2017

0 Akışkan

Akışkan Aşk Bauman'ın güzide kitaplarından biridir. Okudukça manyak olurum. Üstelik düşündürür neden akışkan? Niçin illa bu ismi vermek zorunda hissetmiş kendini?

Bünye meraklı olunca, akışkanlar mekaniği araştırmaya okumaya başlar, Leonardo Da Vinci adı geçince de mest olur. OKudukça da kafası karışır sık sık bir bunama ve bunalma ikiliği arasında gidip gelir. Çok acayip şeyler gerçekten. Ama bu ilk değil, bilhassa elektrik mühendislerini pek severim. Yakın arkadaşlarım olmasından mütevellit de sık sık anlattırırım bir şeyler. Çoğunlukla anlamıyorum ama merakım ve ilgim tek tek her şeyi açıklamalarına neden oluyor. Elektrik düzenekleri modellemeler, robotik olayları hatta savunma sanayi... Dinlemeyi pek seviyorum.

Bunları dinlerken aklımdan Habermas, Ranciere, Kant filan geçiyor... Bazen pek bir manasız bazense anlatılan şeylerle alakasız da olsa bağlantılı olduklarını görüp seviniyorum. Mühendislerin dünyası  ilgimi çekiyor ama tıp bir başka... Sık sık Tıp ile ilgili süreli yayınlara bakıyorum. Kafam uçuyor tabiii. Ama bilhassa ilgilendiğim alan psikiyatri..





Belirsizlikler hayatımın her alanında süreklilik kazanmış durumda. Bu durumu avantaja nasıl çevirebilirim diye sorup duruyorum kendime...

Şimdilik elimizde olanlarla yola devam... İnanmak ve çaba, dibe batmışlığı su yüzeyine çıkaran iki ana tema. Akışkan günlere!

Hadi bu şarkı bura da dursun. Siz de güzel bir şeyler okumayı ihmal etmeyin ve benim gibi hasta olup durmayın!







15 Mart 2017

0 Tebeddül

Eski Türkçe' de değişim başkalaşım, tebaa kelimesini de türetmiş olması onu daha da ilginç kılıyor.
Ben kelimelere aşıktım hep.

Az önce Nesil aradı
"Bıktım artık Osmanlıca mesajlarından, minvalinde ne demek? Mevlüt mü diyorsun ne diyorsun Tanzimat Fermanı'mı okunuyor Gülhane Parkı'nda yeter ya kaç yaşındasın sen! Yansın geceler, Pelinsu Eceler" dedi.

"Pelinsu KİM?" dedim

"Allah cezanı vermesin safoz." dedi.(ama içinden)

...



Neden Tebeddül seçildi bu yazının başlığına? Oksimoron yaratırım da buraya... Bu gece mecalim yok. Tebeddül'ün gizlendiği anlam biz olduğumuz anda ruhlarımızın geçirdiği devrimde... Dergah-ı izette bekler gibi beklemek sonra...

Galat-ı his demiş eskiler, duyguda ki yanılmaya... Ben biliyorum, yanılmadım.

Ben böyle yazınca duygum geçmiyor belki de...

Bu şarkı da buraya eklensin..

Çok güzel söylüyor bu adamcağız:
"İstedim ki kucağında yaşayayım daima
beni ilk gördüğün andan beri
bir bakışına teslim oldum."


0 Bu da Benim Hayalim

Leyla'

 Çok seviyorum bu ismi. O yüzden adı Leyla olsun istedim.

İnsanların geldiğinde mutlu oldukları bir yaşam alanı... Hem bir coffee shop hem de bir aşk dükkanı. İçinde kendi tasarımlarımı sattığım bir dükkan bölümü, öte duvar da ziyaretçilerin getirip bıraktığı kitaplar, hemen karşısında Dünya'nın bin bir yerinden toplanmış nesneler. Her hafta dükkanın orta yerinde devasa bir çiçek buketi. Bazen papatya, gül, nergis ve hanımeli, duvarlarda hep değişen yeni yepyeni yeni yetme sanatçıların fırça darbeleri, her ayın teması farklı bir dize, mısra, belki replik en unutulmaz filmlerden hatırlanan tuğlalar üzerinde yükselen kelimeler, içerisi çikolata kahve ve aşk koksun, en ilginç kısmı bir defter olsun isteyen yazsın isteyen okusun... Aşıklar eski resimleri mektupları hikayeleri cam kavanozlara bıraksın. Orası evimiz olsun. Orası gelen herkesin çıkmak istemeyeceği kadar benimsediği samimi bir ev olsun.

Öyle bir ev ki insanların yaşadıklarının sorumluluklarını alabildikleri, dinlenmeyi durulmayı, okur gibi yapmayı, yudum yudum hayatı,gülümsetmeyi gülümsemeyi hedefledikleri bir ev... Ve yanında kahve ve çikolatalı tarifler...

Bu benim hayalim...

Sonra sattığım her ayakkabı, bir yoksul çocuğun ayakkabısını hediye etsin de isterim...

İsmi bile hazır işte...

Daha çok teferruat var zihnimde, duvarlar zemin aydınlatma... Çok düşünülmüş gibi durmayan bire bir uyumlu değil ama karmaşada bütünlüğü saklayan...

Mutlu bir cafe- ev!



Bugün de şarkı olmasın.

14 Mart 2017

0 Filan

Milli Kütüphane'den nefret ettiğime karar verdim. Aslında binanın kendisiyle bire bir sıkıntım yok. Sıkıntı lüzumsuz kalabalıkta- piyasa yapmaya gelen tuhaf tipler, ders çalışma amacıyla gelip dışarı da 3 saat sigara içenler, yüksek sesle konuşan gerizekalıları saymıyorum- Byle bir düzenleme fikri var mı bilmiyorum ama mevcut milli kütüphane yalnızca araştırmacılar için kullanılan bir alana dönüştürülerek çeşitli sınavlar için çalışan insanlar için çok daha geniş modern ve havalandırması iyi devasa bir bina yapılmalı. Hem insanlar rahat çalışsın hem araştırma yapmak isteyenler faydalansın.Bu ne böyle sıkış tepiş!


Zaten o kadar kalabalık aşırı havasız tozlu ve boğucu bir yerde ders çalışabilitesi olabiliecek bir tip değilim.Sıkıntılı ve tuhaf bir insanım en az hepiniz kadar. Ama ekstra olan hijyen takıntım arşivden çıkan kitaplara dokunurken beni ne hallere soktu bir görün isterdim. Bu yetmezmiş gibi bir de olur olmaz yerlerde karşımda beliren gazeteci tayfası...



Bunlar da artık meslek aşınması olmuş fazla merak, karşısına çıkan herkesi bir deşme dürtüsü bir de bunların kadın versiyonları var Dünya'yı ben yarattım havaları, merhaba desen " Tanrım yine bir insancık ışığıma sevdalandı heyhat!" diye havaya girebilirler her an! Sizi gördükçe neden akademiyi bu kadar iştahla kovaladığımı daha iyi anlıyorum. Allah razı olsun kardeş. Ayrıca ben derse yetişme endişesiyle harıl harıl sahifelerde koşturup duruken, gelip gidip incelediğim eserlere " Bir bakabilir miyim? Çok ilgimi çekti de gerçekten çok ilginç bir şeyler araştırıyor gibi görünüyosunuz...." vs vs vs laflarıyla dikkatimi değil asabiyetimi çekiyorsunuz. İş üstündeyken oyalanmayı hiç sevmeeeeem! 



Delisi 1 Değil ki buranın. Tam üç beş sahifeyi çektirip tez hocama yetiştirdim mutluluğunu yaşıyordum ki kapıdan orta yaşlı bir bey girdi. Yine aynı terane "elinizdekilere bakabilir miyim?" bak bey amca sen de bak, tüm kütüphaneyi toplayıp toplu gösterim yapalım filan? Hayır sadece baksalar yine iyi ben size kimsiniz necisiniz hayırdır burada ne yaparsınız diye sordum mu? hayır! Peki o zaman el yazmaları bölümünde yaptığınız Osmanlıca araştırmadan arşivciliğinizden bana ne! Herkes de bir çok mühim biriyim ve derin araştırmaların insanıyım havası... Öfffffffffffff ama... benim gibi tanımadığı insanlarla konuşmayı, yardım etmeyi- sıradan bir kişisel bakım mağazasında gözüme kestirdiğim herkese şak şak yardım edip istedikleri her şeyi bulup birde üzerine hızlı bir bilgi bombardımanı bile yaparım normal şartlar altında- çok seven birini bile darladınız...Ama bu durum hakikaten farklı. Merak edip sorabilirsiniz ama bu kadar uzun uzun vıdı vıdıya gerek var mı? 



Neyse... Ben gidip biraz daha Yoga yapayım. Siz de bu güzide eseri benim için dinleyin:


Yazıyı O'na yazdıklarımdan bir kupleyle bitirelim...

"(...)Ve yitip giderdi bilinmezlik katranında... o aşkın kendisiydi bir kadının göz bebeklerinin en içten gülüşü, tırnak aralarında ki en derin doku, matemin en siyahıydı. O gündüzün karanlığa vuslatıydı..

Yıldızların susuşu bulutların sarmalayışı beni. Sen gidince her yaz başı susayışım çorak iklim dikenleri...gözlerin Sadri Alışık filmine dalıp gitmek gibi... Bütün huysuzluğum özlemekten seni...