Pages

17 Haziran 2017

0 Kırmızı Kaplumbağa

Merhaba!

"Kırmızı Kaplumbağa"  Hollanda doğumlu  Michael Dudok de Wit'in ilk uzun metraj animasyon filmiymiş. Bünye bu, animasyon filmlerine, hikaye ve masal kitaplarına 5 yaşında ki bir çocuk kadar aşık olunca, filmi de pek sevdi tabii.
Bu adamcağızın ruhu pürü pak kalmış, Dünyalıgillere karışmamış da dingilleşmemiş gibi. Ah canını senin gibi adamın!

Bu animasyon filmi bir ıssız ada filmi gibi görünebilir. Ama hayır çok daha fazlası aslında... Adaya düşen kahramanımızın, adadan kurtulmak için verdiği mücadelenin bertaraf oluşuna çok içleniyorsunuz, renkler doğa büyülü atmosfer o kadar güzel yansıtılmış ki... Tabii izlerken kafamdan neler neler geçti... Ay ne olur izleyin! Hatırım kalır!


Tarkan'ın albümü çıkmış sonunda. İtiraf ediyorum ben de bir Tarkan severim. Kulisler de "Metamorfoz" "Adımı Kalbine Yaz" "Karma" kadar iyi değil boşa bekledik diyorlarmııııış! Cuppa rezaletti evet. Ama ben albümden umutluyum. 1 hafta dinleyip kararımı öyle vereceğim.

Kitap önerisi şu sıra veremiyorum. Zira okuduğum her şey sosyal bilimlerin damarlarıyla ilintili olunca, amanın da şöyle de bir roman varmış okudunuz mu diyemiyorum. Dönem sonunda bitti. Galiba ben de bittim. O nasıl çalışmak, nasıl okumaktı Coco! Peki bir işe yaradı mı? Hayır! Sıfıra sıfır el de var sıfır!

Yeni okuduklarımdan değil ama eskilerden bir öneri bırakalım: Stefan Zweig okumadan okur yolculuğuna devam etmemekte yarar var.

Dönem nasıldı neler yaptım kafam nasıl uçuk durum da onu bir sonraki postta anlatırım belki.

Bu da müzik gibi gibi filan. Ama tam da değil aslında. Şirin.








10 Haziran 2017

0 Biz Sıradan İnsanlarız

En az diğeri kadar, karşında susan çocuk kadar, kızdığın annen, nefret ettiğin eski sevgilin, karşıdan karşıya geçerken yol vermeyen sürücü kadar sıradan...

Hepimiz sıradan insanlarız. Buna rağmen en iyi yaptığımız şey sürekli olarak birbirimizi suçlayan cümleler, nazarlar, mimikler için de kendimizi haklı görmeye çalışmamız.

Birinden ne zaman vazgeçmek gerek? Sizi çok kızdırdığı anda mı?
Hayatınızın kazığını attığı anda mı?
Aldatıldığınız da?
Yalan söylediğinde?

Hayır. ilişkinize dair hiç bir beklentiniz kalmadığında ve bir daha o umudu yakalayamayacağınızı varsaydığınız an da...

Bundan neredeyse 10 yıl önce Bayan N'ye bir mektup yazmışım. Yeni yıl arifesinde yazılmış, süslü ve sinir bozucu pembelikte bir kağıda.

Ardından tuhaf bir şiirle veda etmişim ona.Öyle dizeler eklenmiş ki art arda sanki 10 yıl önce değil bu yıl için dökülmüş gibi ruhtan...

Son birkaç aydır beni hayatına çekmesinin sebebini o çok sevdiği hikayeyi o kadar çok sevmiş olmasına bağlıyorum. O kadar çok sevmişti ki hikayeyi, o kadar çok işte... Gerçekleşmesine sebep olacak kadar...

Ve ben de o kadar aşık olmuşum ki O' na tam 10 yıl önce hiç tanımadan onun için yazmışım. O kadar çok istemişim ki, umudumun kalmamasına sebep olmayacak kadar çok sevip aynı zamanda da umudum olamayacak kadar sahip olmamayı. İşte tüm bu anlattıklarımı hem beceriksizce kaleme alınmış bir hikaye, hem de dokunup hissedebileceğiniz, kulaklarınızı kalbime yaklaştırırsanız duyabileceğiniz, gözlerimin içine bakarsanız onun suretini sumsung led tv ekranı kadar net görebileceğiniz duygu yazılımlarına çeviren olaylar silsilesi tam 10 yıl önce böyle başlamış...

Kim demiş kodları bir tek mühendisler yazar diye?





13 Mayıs 2017

0 Entelektüelin Kutsal Kitabı

Hakikaten de böyle bir kitap var Maya kitaptan çıkma. Tam instagram da kahveyle Alan Badiu(google'a bakmadan hala soyadını yazamıyorum mesela!) kitabını paylaşıp akşam Ankara Uluslarası Film festivaline gidecektik gidemedik yaaa muhabbeti yapmalık tipler için muazzam bir toplama, hap kitap. Esasen hoş da bir kitap.


Bu arada üzerine uzun uzun yazmayı canım bir türlü çekmediği için laf arasına sokuşturayım... İstanbul'dan Ankara Film festivali için geçen Nisan'ın 20'sinde beyazperde. com'da editör olan çocukluk arkadaşım ve gazeteci(futbol raportörü) sevdiceği gelince ister istemez sinemacı tayfaların muhabbetine ortak oluverdim. Aslında sinema adına da pek bir şey bilmeyen biri olarak konuştuklarını yakalamaya çalışmak çok keyifliydi. Filmler pek kötü görünüyor bunları nasıl izleyecekler diye düşünürken aralarında ki yorumların da benimle aynı doğrultu da olduğunu görüp sevindim hatta. Siz buna festival demişsiniz ama bu lise de projeksiyonla korsan cd'den film izlemece olmuş.
Niçin böyle oldu diye sordum tabii. Eskişehir ve İstanbul Film Festivaline güzel filmler gönderildi Ankara'ya da bu kaldı dediler... Ben onların yalancısıyım valla.


Bu entelektüelin kutsal kitabı meselesi aklıma şuradan geldi: bir hastalık gözlemliyorum herkesin sevdiği onayladığı yazarları sevmezse ya da herkesin nefret ettiği yazarı harcamazsa histeri nöbetine girecekler... Entelektüel olmanın yolu birkaç yüz isim film mekan yemek ismi tatil rotası bestekar bilmekten geçiyor sanki...

Geçen post da alıntıladığım Enis Batur'un A Cappella kitabına bir şans vereyim dedim. Yok sevemiyorum. Ben bu adamı se-ve-mi-yor-um. Şair gibi gelmiyor, çok üretken çok birikimli bunlara edilecek sözüm yok. Ama "şiirleri" benim için üç beş güzel söz, birkaç yabancı lisan kelimenin araya sıkıştırılmış hali... Duygu namına bir tat yakalayamıyorum.Ben nasıl "kendine muhafazakarsam", Enis Batur'da "kendine entelektüel".

Siz çok sevin ben sevemiyorum.

Asaf'dan gelsin:

"Bir gece
Gecede bir uyku..
Uykunun içinde ben..
Uyuyuorum,
Uykudayım,
Yanımda sen.

Uykumun içinde bir rüya,
Rüyamda bir gece,
Gecede ben..
Bir yere gidiyorum,
Delice..
Aklımda sen.

Ben seni seviyorum,
Gizlice..
El-pençe duruyorum,
Yüzüne bakıyorum,
Söylemeden,
Tek hece.

Seni yitiriyorum
Çok karanlık bir anda..
Birden uyanıyorum,
Bakıyorum aydınlık;
Uyuyorsun yanımda..
Güzelce."

...

Aidiyet meselesi ben de pek problemli. Hiç bir yer habitusum değil sanki. Fakat bunun güzel bir tarafı var: herkese eşit empati mesafesini yakalayabilmek, ötekileştirmeden aidiyet duydukları bağlandıkları böylelikle kimlik kazandıkları mevcudiyetlerini heyecan verici bulmak...

Sevdiğiniz biriyle yol hiç uzun gelmiyor, şehir çirkinleşmiyor, arabaların kornası rahatsız etmiyor, trafik yormuyor, oturduğum koltuk sırtımı terletmiyor, hiç huzursuzlanılmıyor, eğlenmek için şarap, gürültülü bir müzik, zorla yapılmış esprilere gülmek zorunda olmak hiç mi hiç gerekmiyor.Galiba mutluluk böyle bir şeydi. Hatta belki aidiyet?

Yine oradan oraya yazdım, uf kafam da pek bir tuhaflık ki sormayın!


Bu da şarkı:



12 Mayıs 2017

0 Huy

Huy işte eğer elim de bir şiir kitabı varsa, rastgele bir şiir açıveririm oradan başlarım okumaya. Kitapların ilk cümlesi ve son paragraflarını kitaba girişmeden evvel okurum.Bu konuda takıntılıyım.Kitap usumu ele geçirirse ezberleyiveririm. İhtiyaç olan an da unutur lüzumsuz an da hatırlar sonra yine unuturum.
Kafam da tamamlarım, eksikleri tümlerim, varı yoğu bir ederim sonra da hepsini yerle yeksan.


Ve kötülük meselesi... Buna çok kafa yorardım şimdi akademik anlam da üzerinde düşünmeye başladım. Hatta aklımda tezimin bir chapterında bu kötülük meselesini ele almak gibi bir fikir var.Yine söyledim kaçtım olmasın Eagleton'dan Neiman'dan Arendt'den bir yerden başlayın uyandıysa merakınız hadi buyurun.

Bugün elime bırakılan Enis Batur'un A Cappella'sını okuyup öyle uyuyacağım, boğaz ağrısı eşliğinde, kalp sızısı alt metniyle. İyi geceler.


A Cappella'nın ilk anda açılan sayfasından:

"Aynadaki yüze bakıyorum şaşkınlıkla
kimin yabancısı çizilen ve dağılan hatlar,
yola düşen değişir, biliyorum, yoldan çıkanı kimse tanımazmış.Çıldırmış köpeklerin uğultusu yankılanıyor dışarıda,
bu han odasından ayrılsam gidip kalacak bir yer bulamam, uykumda kaybolmaktan başka çarem kalmadı: Bütün dünya buza kesti artık.
Bunları söylüyor aynadaki ağız, daha önce hiç duymadığım bir dilin kelimelerini nasıl olur anlıyorum, ruhumu yokuş sorular kaplamış."

7 Mayıs 2017

0 Görgüsüzlerin El Kitabı

Son günlerde gizli bir örgüt eliyle böyle bir kitapçık dağıtıldığını düşünüyorum. Kim bunlar? Siz biz hepimiz! Eskiden, çok değil 90'lar da anneler beslenme çantasına birazcık değişik bir şey koysa " aman evladım ortalık yerde yeme alan var alamayan var üzülmesinler." diye tembihlerlerdi. Hazır muz ve domates fiyatları iki haneli rakamlara ulaşmışken enflasyon, ekonomi paketleri merkez bankası politikaları ve merkez bankasının bağımlılığına değinmeden bunları buraya bırakayım dedim.

Nereden mi geldi aklıma? Son zamanlar da yeni bir çift modeli türedi. Karısına yeni araba hediye edip arabanın önünde selfi çekme modasına da uyuyor bunlar. Ha bildiniz bunlar çocukları olunca sıçarken bile snapchatten yayın yapan grupla aynı-buna gerçekten şahit oldum üstelik kadın ülkenin en iyi cerrahlarından birinin eşi-. Anahtar kelimelerini veriyorum: Genellikle kalantor avukat, iş adamı, bürokrat sevimsiz bir koca, sıska botokslu kompleksli ve hemcinslerine küçümseyen tavırlarla yaklaşan ama samimiymiş gibi davranan kuaför abonesi hanımlar- sakın koca parası yediklerini sanmayın Yeni Türkiye'de çoğunun işi gücü de var-, sosyal mecralar da çocuğu evi işi kocası kıyafetleri ile ilgili yüzlerce paylaşım, sürekli bir "çok meşgulüz ve çok mutluyuz" mesajı... 

Aslında muhafazakar elitler ve Laik elitler arasında da çok fark olduğunu düşünmüyorum. Biri HUQQA türevi fahiş fiyatlı mekanlar da nargilelere 1 işçi ailesinin aylık gelirini bırakır, öteki de Zeki Bar'da Kalender Zebra'da hiç olmadı Meandros'da şişe açtırır(Maşallah ben de gitmem isimleri bilirim!), nargile değil şarap rakı götürür.her ikisi de sosyal medya da paylaşılacak filtreli resimler çekmekten o anın da tadını çıkaramaz.Ha bir de asıl muhafazakarmış gibi görünüp, babasının eteğini öpüp "cemaat evinde uyuyorum bıbıcım" diye telefonda malumat verdikten sonra, Rus kapatmalarla gece clublerinden çıkmayan türevleri var işte onların üzerine kusasım geliyor! Sizi gidi leş tipler sizi! Gelsin Like'lar, gitsin " X'ler de şu mekandalarmış, Y'ler de Yurt dışına tatile çıkmışlar" kıskançlıkları...

Hayatlarımız sanki bunun üzerine kurulmuş gibi. O okul kazandı sen de kazan o işe girdi sen giremedin. AAAA bilmem kimin oğlu evlenmiş sen de evlen! Ne çocuk yok mu? Hadi artık ne zaman! İkinci de olmalı ikincisi ne zaman? Çocuğu hangi Koleje göndereceksiniz!

Ben bu hayatı istemiyorum. O korkunç çirkin rezidanslarınızı istemediğim gibi...


Çok değil bir kaç on yıl sonra musluğunuzu tamir ettirecek tamir etse de iki gün sonra bozulmayacak biçimde tamir edebilen birini bulamayacaksınız. Kalite düşüyor her yer de her alan da her sektör de... Kalite düştükçe hiç bir işe yaramayan yeni formaliteler geliyor. O sınavın bilmem ne puan türünün bilmem ne alanında şu notu almak. Alırsınız bu sefer şu şu maddeleri sağlıyor olmak sağlarsınız sağlamazsınız. O gelir berisi gider... Mesela TBMM'de vekil danışmanlığı yapan iyi maaşlarla güle oynaya "çalışan" insanların "ingilizce" dahi bilmiyor oluşuna şaşırmazsınız artık. Çünkü bu ülke'de her yer de liyakat vardır!

Neyse Allah'tan bugün Beşiktaş maçı var.(orda da düzgün oynayan kaç tane yerli sporcu var??? Neyse çok anlamıyorum nasılsa futboldan da, hiç bir şeyden anlamadığım gibi.) Ayrıca tuhaf bir durum gözlemledim ben ne zaman maç izlesem maçı kaybediyoruz! Bugün en iyisi izlemiyim yoksa  yine"Fabriiiii Allahsız Fabri" diye  bağırırken Galatasaraylı yan komşumu kendime güldürürüm. Ne münasebet!

4 Mayıs 2017

0 Mış-Miş

Gelmez mişim aklına
Düşünmezmiş hiç özlemezmiş hissetmezmiş 
Uykusu bölünmezmiş hiç
Aramazmış gözlerimi sormazmış dinlemezmiş
Ellerimi yitirmişmiş romantikmiş kırmızıymış aşkmış eser geçermiş
Yollarda kaybolmazmış
Dağılmazmış toplanmazmış
Sokakları karıştırmazmış hiç
Yanılmazmış en iyi bildiklerinde
Usu bulanmazmış böyleymiş şöyleymiş
Aman sende düzene de sövülmezmiş
Yorulmazmış şarkımdan
Kabul etmezmiş yenilmezmiş 
En güçlüymüş
Bölünmezmiş düşmezmiş küsmezmiş bir de hiç renk vermezmiş
Gizlermiş izleri en iyi tanıyanlardan
Hayatını bölüşmezmiş ürkermiş görmezden gelirmiş
Cesurmuş aslında
Çok severmiş söylemezmiş ona buna dillendirmezmiş
En sevdiği renk maviymiş 
O nerden bilsinmiş 
Kapıyı kim çalsınmış
Kediye kim baksınmış
İlk gelen birinciymiş
Kim gelirse gelsin direnilmezmiş.
Son öpücükler hiç verilmezmiş.

Unuttum sanırmış? 

Mümkün mü ?

Merhaba!



2 Mayıs 2017

0 21 Gün Şekersiz

Genlerden dolayı ızdırap içinde olan nice Türk kızı diyet zayıflama selülit uğruna ben diyeyim bir Taylan Kümeli siz diyin bir Ender Saraç'a dönüştü. Eskiden HBB''de taytlı ablaları izleyerek büyüyen nesiller, izleyerek o koca totonun küçülmediği gerçeğini Türk erkekleri "Slav ırkı" tatavası yaptıkça bir Osmanlı tokatı gibi yüzüne yüzüne totosuna totosuna yiyerek öğrendi! Sonuç: tüm Türk kızları spor ve beslenme uzmanı oldu kafayı bozdular kafayıııııı!


Erkeklere bakıyorum. Ay bakamayacağım!

Neyse konumuz Geçen ay deneyimlediğim 21 Gün süren şeker diyeti. Ben uzman bir doktor ya da diyetisyen olmadığım için bu konu ile ilgili uzun bilgiler bura da tabii ki yazmayacağım! (ki herkesin her konu da uzman olduğunu iddia ettiği bir toplum da - mı o da tartışılır ya- bunu duyuyor okuyor olmak da şaşırtıcı gelmiş olabilir!)

Malumunuz geçtiğimiz ay rahatsız edici bir alerji atağı geçirdiğim için alerjen olabilecek her türlü gıdayı kesince şekeri de kesmenin tam sırası dedim.

Şunu belirteyim günlük hayatta içtiği içeceklerin hiç birinde şeker kullanan biri zaten değildim. O yüzden benim için çok da zor olmaz diye düşündüm tabii bunu düşünürken her gün yediğim bitter çikolar aklıma gelmemişti!

21 gün boyunca içinde şeker olan her türlü paketli gıda(evet o tuzlu krakerler de dahil çünkü içlerinde glikoz fruktoz şurupları var), her türlü çikolata, bilimum tatlı türevi,dondurma, şekerli içecekler YASAK!


Yalnızca meyve, kuru meyve doğal bal ve pekmez serbest.

İlk 1 hafta elim sürekli çikolata paketlerine gitti. İkinci hafta iyice artık "ALLAH BEEE BROWNİ GETİRİNNNNNNNNN! ağlamalarına başlamıştım. 15 Gün sonunda tatlı isteğim giderek azaldı. Üçüncü haftanın sonundaysa yani 21 gün bittikten sonra, canım istemediği halde eve gelen pastayı yedim. Birkaç çatal ve bana yetti!

Şekersiz geçen süre boyunca: daha az yorulduğumu, daha az uykumun geldiğini, daha fazla sıvı tükettiğimi, spor yaptıktan sonra oluşan aşırı yeme isteğinin azaldığını gözlemledim.

Benim gözlemlerim haricinde bu şeker diyetinin vücuda müthiş yararları var. Lütfen açıp bir bakın.

Bu postun altına spor yaparken dinlemeyi çok sevdiğim 2000'lerin başında hit olan bir şarkıyı uygun gördüm.


Diyet meselesini biliyorum kızlar, e erkekler de malum, olsun bir gün elbet diyip zıplamaya devam!

11 Nisan 2017

0 İnsanlık Durumu

Arendt'in kaleme aldığı kitaplardan birinin ismidir bu. Vita Activa diye başlayan bölümün sonlarına doğru aşktan da bahis açar kendisi(derin ve tutkulu bir aşka özne olan bu acayip zihinli kadının mektupları günümüze dek ulaşmış, ulaşmış da keşke saklı mı kalsalardı bu hususa biraz içleniyorum galiba)

Ve şöyle der: " Dostluktan farklı olarak aşk, kamusal alana çıkarıldığı anda öldürülmüş, daha doğrusu yok edilmiş demektir. Aşkı anlatmaya çalışma asla, aşk anlatılmaz ki.Fıtratında ki söze dökülemezliği nedeniyle aşk, dünyanın değiştirilmesi ya da kurtuluşu gibi siyasi amaçlarla kullanıldığında olsa olsa bir hata bir dalalet olup çıkacaktır."

Öğrenmeye çalıştıklarımı meraklarımı ve heyecanlarımı paylaşmayı seviyorum ama bazen bunu yaparak yanlış mı yapıyorum diye düşünmeye başladım son zamanlarda.  buna sebebiyet veren ise geçenler de yayınladığım Bay K.'yi ilgilendiren mektup...( Bir mahlas elbette bu!)

Şaşırtıcı ve üzücü bir biçimde yazdığım yazılar kendisine ait olmayanlar tarafından benimsenmek isteniyor. Israrla nezaketle ve defaatle kendilerine yazılmadığını belirtmeme rağmen, kime yazıldığı ile başlayıp "bana yazılmış olabilir." küstahlığıyla son bulan merakları gidermek ve karışıklıklara son noktayı koymak adına yukarı da da yaptığım alıntıyla bağlantılı olarak kamusal alanın içine dahil olmayan yalnız iki ruh arasına gizlenen bir sevdanın dışa vurumu olduğunu söylemeliyim o satırların. Bir sahibi muhakkak ki var, fakat bu yalnızca şahsımı ilgilendiriyor. Bunu sorgulayan zihinlere olan merhametli yaklaşımımın tek sebebi, değer bulma biricik olma büyülenme hissini çok iyi anlıyor oluşum.Öteki bir deyişle bunun da bir çeşit insanlık durumu olduğunu kendimden de pay biçerek kabulleniyor oluşum lakin,başka hiç bir gerekçesi olamaz. Ve son olarak aşkın bitmesini sabırla bekleyebilirsiniz. Ama sevdalar sonsuzlukla eş değerdir zamansız mekansız ansız evrensiz ve boyutsuzdurlar. Yazdıklarımı bir gün kendisi okursa-eminim ki beğenmeyecektir- şahsına yazıldığından asla şüpheye düşmeyecektir, zira yazıların içinde ki ufak nüansları bir tek "o" anlar:

"365 günün 4 günün de gördüm seni
Kalanları 4 e böldüm
Hep noksan çıktılar
Seni bana kattım
Sevdamı  zaafına
6 saat eksik kaldı
Bana 6 saat mutluluk borcu var!
Ruhum, sevdam, eksik ve tam yanım
Zaaflarım tuhaflıklarım gözümde ki cümlem
Bir değil beş karış hava da aklım
Gizim suskunluğum çaresizliğim merhametim
Yaratıcıya şükür sebebim
Yüreğimin zırhı ve verilmemiş busem!
Bana 6 saat mutluluk borcun var!"



Bu da Şarkı olsun:


2 Nisan 2017

0 Sabaha Karşı Aynı Saat


Sevgili Bay K.

Son yazdıklarınızın üzerinden henüz çok uzun süre geçmiş olmamasına rağmen aramızda ki bağın giderek yok olduğunu düşünmeniz beni darmadağın ediyor. Geçen akşam yanınız da olduğunu duyduğum bayan S. hakkında size bir şey soracak olmasam da kırgınlığımın iç yakan bir acıya dönüştüğünü fark ettiğinizi bilmek isterdim.

Yaptığımız tartışmalar da size asla karşı gelmemiş olmam size karşı itaatli duruşum ve tabiatım sizi yanıltmasın. Sizden asla gidemeyecek olmam size kendimi ezdireceğim anlamına gelmemekle birlikte bana sarıldığınız o ufacık anlar da yitip giden öfkemi de yatıştırmak yine sizin işiniz.

Bay K.  
Son birkaç haftadır sıhhatimde ki bozulmalar ekseriyetle son görüşmemiz de ben kapıdan uçup gitmeden ağzınızdan kanatlanıveren kelimecikler de gizli. Çok düşünülmemiş gibi durabilirdi sözler, şayet sizin değil benim ağzımdan çıkmış olsalardı. 

Aptal bir kadın olduğumu düşünmenizin bana verdiği ızdırabı nasıl anlatabilirim size? Salt bir tutku, taze bir et olmanın ötesine geçemeyeceğimi ima eden bu kelimeler size olan hasretimi büyütmekle kalmadı bir de o en uzak en yakın mesafeye hiç fark edemediğim ama ilk tanıştığımız andan beri var olmuş olan milleri ekledi.

Şimdi duymak istediğiniz şeyin sizden vazgeçerek güvenli olana doğru aktığını söylememi ister miydiniz?" Evet, isterdim" diyeceğinizden şüphem yok ama bu doğru mu? Gerçekten de öyle mi? 
Hayır, bu müstesna tavırlarınızın başka manaları olduğuna eminim. Rica ederim artık inkâr gibi yollara başvurup durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale büründürmeyin.
O akşam aramız da büyüyüp devleşen yalnız toz kümelerinden oluşan, ışık da ahenkle dans edip yiten dikdörtgen eski oda değildi. Sizin ve benim ruhlarımızdı.

Evet gördüm. Sizi gördüm Bay K. Artık benden de kendinizden de kaçamayacaksınız. Sahi kaçan siz değil miydiniz yoksa, belki de tüm bunları sizin benliğinizle itham ediyor olmak benim için bir kurtuluş arayışıdır. Ama korkarım ki tüm acıya ve mutluluğa ortak olmaktan memnun olacak denli pervasız, ümit dolu ve şefkatliyim.

Hayat bize bunu sunduysa mesut olup şükran duymalıyız öyle değil mi?
Geçen gün biri şöyle şöyle dedi(mektup da bu kısım okunmuyor mürekkep izleri birbirine karışmış.) hatırlamıyorum gerçekten de dediği gibi şeyler söylemiş olabilir miyim? Size duyduğum bu tarifsiz hisler beni daha da zalim biri haline getirmiş olabilir mi? Hayır hayır değil elbette ki daha açık dürüst ve sade biri haline getirdi ve ben de bunu kendime söyleyerek içsel bir memnuniyete ulaşıyorum. insanların tahammülsüz huzursuzlukları bu yüzden, sözlerime hatta anlam veremeyişleri. Galiba giderek size dönüşen bir döngünün içinde eriyorum. Size muhtaciyetimin acziyetten kaynaklanmadığını görmüyor musunuz?  Aklımın okumakla meşgul olmadığı zamanlar hariç hep sizinle meşgul olduğunu hissediyor olmalısınız değil mi?Son gönderdiğiniz metinlerde ki şifreleri çözmeyi yine haftalar sonra akıl ettim. İlk okuduğum saniye de hissettiğim korku ve hüznü hissedebilmenizi benimle o an ızdırap dolu bir gece geçirmenizi yine de istemezdim. Ben sizi gülerken hatırlamayı seviyorum.


Şükran ve özlemle...
D.



Not. Bu kez uyanmayı reddediyorum. lütfen gelip beni bulun. 
Size bunları yine uykudan uyandıktan hemen sonra yazıyorum. Rica ederim düşük cümlelerime odaklanmayın, içinizi titreten bir şeyler yok mu? Yoksa bana bir daha yazmayın!

Not2. Yazmayın derken ciddi olmadığımı biliyorsunuz öyle değil mi? Ve en korktuğum anı sormuşsunuz. Sabah ezanın yankılandığı saatler de büyüdüğüm geniş pencereli ufak evin büyük odasında 4 topuzlu metalik mavi karyolanın kelebek desenli el işlemesi pamuklu beyaz çarşafın da uzanışım.Odanın dikdörtgenliği tavana bakarak korkumu yenmeye çabalamam fakat gümbürdeyen yüreğimi susturmayı başaramayışım... Çok küçüktüm ve o zaman bile sizinle tanışmak için dua ediyordum. Ya siz Bay K. Tam o sular da ne yapıyordunuz? Zaman farkını tahmin edip haklı bir tasvirle vereceğiniz yanıtı bekliyorum. Ama artık en çok sizi bir daha görememekten korkuyorum, sizin de size kızacağımı düşünerek hırçınlaşmanız gibi, bir kaç ufak söz ile hadimi aşmış olabilirim.

Zaman Aristo izafiyet
Zihnim akan düşten ibaret
Size evirilen suretlerden 
Tek tesellim gözlerinizde ki emniyet

Not3. Seviyorum evet. Sorduğunuz sorunun cevabına müteakiben kabul buyurur muydunuz?







28 Mart 2017

0 Üç Yüzük

Ünlü ABD'li yazar William  Faulkner kurmaca metinler için en ideal yaş aralığının 35-45 yaş olduğunu söylüyor. Kendisinin oldukça iyi bir yazar olduğunu kabul etmekle birlikte, Ephraim Lessing'in kaleme aldığı "Nathan der Weise" (Bilge Nathan) eserinin, yazarı 50 yaşında iken tamamlanabildiğini düşününce bir şeyler ters gidiyor sanki?

Acaba Faulkner 35-45 arasında derken muhakkak ama muhakkak o yaş aralığında başlanıp ve de bitirilmeli demek mi istiyordu? Bence öyle demek istememiştir. Sizce?

Bu arada Bilge Nathan'ı merak edenleriniz var ise şuracığa bir kısmının olduğu türkçe bir kaynak ekliyorum. Sahaflardan bulmak ise size kalmış! okumak için tık tık

Siz şimdi güzel bir musiki de istersiniz:



Bu şarkıyla dans etmek serbest! Ben mi? ürtiker sağ olsun kaşınmakla meşgulüm=( Adı batsın=(

21 Mart 2017

0 Akışkan

Akışkan Aşk Bauman'ın güzide kitaplarından biridir. Okudukça manyak olurum. Üstelik düşündürür neden akışkan? Niçin illa bu ismi vermek zorunda hissetmiş kendini?

Bünye meraklı olunca, akışkanlar mekaniği araştırmaya okumaya başlar, Leonardo Da Vinci adı geçince de mest olur. OKudukça da kafası karışır sık sık bir bunama ve bunalma ikiliği arasında gidip gelir. Çok acayip şeyler gerçekten. Ama bu ilk değil, bilhassa elektrik mühendislerini pek severim. Yakın arkadaşlarım olmasından mütevellit de sık sık anlattırırım bir şeyler. Çoğunlukla anlamıyorum ama merakım ve ilgim tek tek her şeyi açıklamalarına neden oluyor. Elektrik düzenekleri modellemeler, robotik olayları hatta savunma sanayi... Dinlemeyi pek seviyorum.

Bunları dinlerken aklımdan Habermas, Ranciere, Kant filan geçiyor... Bazen pek bir manasız bazense anlatılan şeylerle alakasız da olsa bağlantılı olduklarını görüp seviniyorum. Mühendislerin dünyası  ilgimi çekiyor ama tıp bir başka... Sık sık Tıp ile ilgili süreli yayınlara bakıyorum. Kafam uçuyor tabiii. Ama bilhassa ilgilendiğim alan psikiyatri..





Belirsizlikler hayatımın her alanında süreklilik kazanmış durumda. Bu durumu avantaja nasıl çevirebilirim diye sorup duruyorum kendime...

Şimdilik elimizde olanlarla yola devam... İnanmak ve çaba, dibe batmışlığı su yüzeyine çıkaran iki ana tema. Akışkan günlere!

Hadi bu şarkı bura da dursun. Siz de güzel bir şeyler okumayı ihmal etmeyin ve benim gibi hasta olup durmayın!







15 Mart 2017

0 Tebeddül

Eski Türkçe' de değişim başkalaşım, tebaa kelimesini de türetmiş olması onu daha da ilginç kılıyor.
Ben kelimelere aşıktım hep.

Az önce Nesil aradı
"Bıktım artık Osmanlıca mesajlarından, minvalinde ne demek? Mevlüt mü diyorsun ne diyorsun Tanzimat Fermanı'mı okunuyor Gülhane Parkı'nda yeter ya kaç yaşındasın sen! Yansın geceler, Pelinsu Eceler" dedi.

"Pelinsu KİM?" dedim

"Allah cezanı vermesin safoz." dedi.(ama içinden)

...



Neden Tebeddül seçildi bu yazının başlığına? Oksimoron yaratırım da buraya... Bu gece mecalim yok. Tebeddül'ün gizlendiği anlam biz olduğumuz anda ruhlarımızın geçirdiği devrimde... Dergah-ı izette bekler gibi beklemek sonra...

Galat-ı his demiş eskiler, duyguda ki yanılmaya... Ben biliyorum, yanılmadım.

Ben böyle yazınca duygum geçmiyor belki de...

Bu şarkı da buraya eklensin..

Çok güzel söylüyor bu adamcağız:
"İstedim ki kucağında yaşayayım daima
beni ilk gördüğün andan beri
bir bakışına teslim oldum."


0 Bu da Benim Hayalim

Leyla'

 Çok seviyorum bu ismi. O yüzden adı Leyla olsun istedim.

İnsanların geldiğinde mutlu oldukları bir yaşam alanı... Hem bir coffee shop hem de bir aşk dükkanı. İçinde kendi tasarımlarımı sattığım bir dükkan bölümü, öte duvar da ziyaretçilerin getirip bıraktığı kitaplar, hemen karşısında Dünya'nın bin bir yerinden toplanmış nesneler. Her hafta dükkanın orta yerinde devasa bir çiçek buketi. Bazen papatya, gül, nergis ve hanımeli, duvarlarda hep değişen yeni yepyeni yeni yetme sanatçıların fırça darbeleri, her ayın teması farklı bir dize, mısra, belki replik en unutulmaz filmlerden hatırlanan tuğlalar üzerinde yükselen kelimeler, içerisi çikolata kahve ve aşk koksun, en ilginç kısmı bir defter olsun isteyen yazsın isteyen okusun... Aşıklar eski resimleri mektupları hikayeleri cam kavanozlara bıraksın. Orası evimiz olsun. Orası gelen herkesin çıkmak istemeyeceği kadar benimsediği samimi bir ev olsun.

Öyle bir ev ki insanların yaşadıklarının sorumluluklarını alabildikleri, dinlenmeyi durulmayı, okur gibi yapmayı, yudum yudum hayatı,gülümsetmeyi gülümsemeyi hedefledikleri bir ev... Ve yanında kahve ve çikolatalı tarifler...

Bu benim hayalim...

Sonra sattığım her ayakkabı, bir yoksul çocuğun ayakkabısını hediye etsin de isterim...

İsmi bile hazır işte...

Daha çok teferruat var zihnimde, duvarlar zemin aydınlatma... Çok düşünülmüş gibi durmayan bire bir uyumlu değil ama karmaşada bütünlüğü saklayan...

Mutlu bir cafe- ev!



Bugün de şarkı olmasın.

14 Mart 2017

0 Filan

Milli Kütüphane'den nefret ettiğime karar verdim. Aslında binanın kendisiyle bire bir sıkıntım yok. Sıkıntı lüzumsuz kalabalıkta- piyasa yapmaya gelen tuhaf tipler, ders çalışma amacıyla gelip dışarı da 3 saat sigara içenler, yüksek sesle konuşan gerizekalıları saymıyorum- Byle bir düzenleme fikri var mı bilmiyorum ama mevcut milli kütüphane yalnızca araştırmacılar için kullanılan bir alana dönüştürülerek çeşitli sınavlar için çalışan insanlar için çok daha geniş modern ve havalandırması iyi devasa bir bina yapılmalı. Hem insanlar rahat çalışsın hem araştırma yapmak isteyenler faydalansın.Bu ne böyle sıkış tepiş!


Zaten o kadar kalabalık aşırı havasız tozlu ve boğucu bir yerde ders çalışabilitesi olabiliecek bir tip değilim.Sıkıntılı ve tuhaf bir insanım en az hepiniz kadar. Ama ekstra olan hijyen takıntım arşivden çıkan kitaplara dokunurken beni ne hallere soktu bir görün isterdim. Bu yetmezmiş gibi bir de olur olmaz yerlerde karşımda beliren gazeteci tayfası...



Bunlar da artık meslek aşınması olmuş fazla merak, karşısına çıkan herkesi bir deşme dürtüsü bir de bunların kadın versiyonları var Dünya'yı ben yarattım havaları, merhaba desen " Tanrım yine bir insancık ışığıma sevdalandı heyhat!" diye havaya girebilirler her an! Sizi gördükçe neden akademiyi bu kadar iştahla kovaladığımı daha iyi anlıyorum. Allah razı olsun kardeş. Ayrıca ben derse yetişme endişesiyle harıl harıl sahifelerde koşturup duruken, gelip gidip incelediğim eserlere " Bir bakabilir miyim? Çok ilgimi çekti de gerçekten çok ilginç bir şeyler araştırıyor gibi görünüyosunuz...." vs vs vs laflarıyla dikkatimi değil asabiyetimi çekiyorsunuz. İş üstündeyken oyalanmayı hiç sevmeeeeem! 



Delisi 1 Değil ki buranın. Tam üç beş sahifeyi çektirip tez hocama yetiştirdim mutluluğunu yaşıyordum ki kapıdan orta yaşlı bir bey girdi. Yine aynı terane "elinizdekilere bakabilir miyim?" bak bey amca sen de bak, tüm kütüphaneyi toplayıp toplu gösterim yapalım filan? Hayır sadece baksalar yine iyi ben size kimsiniz necisiniz hayırdır burada ne yaparsınız diye sordum mu? hayır! Peki o zaman el yazmaları bölümünde yaptığınız Osmanlıca araştırmadan arşivciliğinizden bana ne! Herkes de bir çok mühim biriyim ve derin araştırmaların insanıyım havası... Öfffffffffffff ama... benim gibi tanımadığı insanlarla konuşmayı, yardım etmeyi- sıradan bir kişisel bakım mağazasında gözüme kestirdiğim herkese şak şak yardım edip istedikleri her şeyi bulup birde üzerine hızlı bir bilgi bombardımanı bile yaparım normal şartlar altında- çok seven birini bile darladınız...Ama bu durum hakikaten farklı. Merak edip sorabilirsiniz ama bu kadar uzun uzun vıdı vıdıya gerek var mı? 



Neyse... Ben gidip biraz daha Yoga yapayım. Siz de bu güzide eseri benim için dinleyin:


Yazıyı O'na yazdıklarımdan bir kupleyle bitirelim...

"(...)Ve yitip giderdi bilinmezlik katranında... o aşkın kendisiydi bir kadının göz bebeklerinin en içten gülüşü, tırnak aralarında ki en derin doku, matemin en siyahıydı. O gündüzün karanlığa vuslatıydı..

Yıldızların susuşu bulutların sarmalayışı beni. Sen gidince her yaz başı susayışım çorak iklim dikenleri...gözlerin Sadri Alışık filmine dalıp gitmek gibi... Bütün huysuzluğum özlemekten seni...




7 Mart 2017

0 Fit Kalma Sırlarım

İddia ediyorum blogun en çok tık alan yazısı bu olacak.

Günlük hayatta en sık karşılaştığım soru " Bir şey yiyor musun sen?" "Kaç kilosun?" "Spor yapıyor musun?" vs vs vs

Verdiğim cevaplar sırasıyla:

" Sağlıklı beslenme takıntılıyım, sebze ve balık ağrılık besleniyorum düzenli balık hapı takviyesi, metabolizma hızlandıran bitki karışımları ve kefir tüketiyorum. Az ve sık yemek yiyorum üstelik karşımdakini krize sokacak kadar yavaş. Bol su ve erken saatte 2 yumurtalı kahvaltı olmazsa olmazım. Çikolata ve tatlı saat 5 de yenir, kuru yemiş meyve çantamdan eksik olmaz."

"Kilo değil yağ oranınız önemli. Sağlık kuruluşu ya da spor merkezinde ölçümlerinizi yaptırın neye ihtiyacınız var söylensin."

"Spor salonları ve testosteron kokan ağırlık çalışmaları beni sıkıyor. Yazın yüzmeyi kışın yoga ve pilates yapmayı seviyorum. Hayalim yoga eğitmenliği sertifikası almak. Ama kas oranım şuan için düşük, eskisi gibi aktif değilim".

Bakın bunlar tümüyle olmasa da YALAN! inanmayın bunlara. Zayıf kalmamın tek sebebi çocukken yaşadığım travma da gizli. rahmetli anneanneciğimin beni büyüttüğünü biliyorsunuz artık. Kendisi inanılmaz sevilen bir kadındı her limanda bir kankası her mahalle de bir ahretliği. Birlikte yaptığımız gezmeler de ara ara gittiğimiz evlerden biri Hacı teyze'nin eviydi. Gerçekten hacı mıydı mc rapperlar gibi  mahlası mı kullanıyordu bilemeyeceğim ama kadıncağız inanılmaz şişmandı.Kilodan zor yürür evine her gittiğimizde de bana bir şeyler yedirmeye çalışırdı. Anneannem hemen olaya müdahale eder "o yemez, az yiyor, o sevmez, ona dokunuyor, sen bir kutuya koy da götürelim." derdi. Bu arada anneannem de incecik bir kadın, hayatı boyunca kilo almamış çok hareketli ve sağlıkçı olmasından dolayı da besinler konusunda bilgili biriydi. Hacı Teyze'nin sofra da bilumum börek çörek pasta olunca bana yedirmemek için elinden geleni yapıyor tabi...

Hacı Teyzenin kalbi kırılmasın diye alınan şeyleri kendisi yerdi yerken de bana sürekli aman kızım kilo çok kötü şey, sakın kilo alma çok yeme diyip dururdu.Artık nasıl işlediyse beynime. Bir gün dayanamadım ben de yicem dedim. İlk kez Tavuk göğsü yiyorum. Fakat olayı ilginç ve ilk yapan yalancı tavuk göğsü değil hakiki tavuk göğsü olması. Bilenler bilir hakiki tavuk göğsünün içinde gerçekten de tel tel tavuk eti olur ve ben hala nefret ederim o tatlıdan!

Neyse ben yemeğe başladım bir tuhaf geliyor ama bir yandan da yiyorum. Anneannem tedirgin tedirgin yüzüme baktı tadını sevemediğimi anlayınca " yemek zorunda değilsin Cococum." dedi. o an bir tuhaflık olduğundan emin oldum "Hacı teyze bu ne ?" Tavuk göğsü beğendin dimi, tavuk suyu koymaz şimdikiler ben sütle karıştırıyorum."  " Ama bu tatlı değil miydi?!"  " E tatlıııııı". "Anneanneağğğğ bun da ta vuk var mış ööööööyyyyyyyğğğ"


İşte her şeyin sebebi bu. Oh vallahi anlattım rahatladım. Bu sahne aklıma geldikçe ne iştah kalıyor ne yeme isteği. Üstelik hala gittiğim çoğu ev de doğru düzgün yemek yiyemem. Ne travmalarım var o mahalle de!




ODTÜ 22 Rock festivaline ev sahibeliği yapıyor. Ben tabii hem ot hem sosyal medya yoksunu hem de asosyal biri olunca etraftan duydum bu hafta gerçekleşeceğini de ben Rock namına bir şey göremedim. Bu tabii benim zevksizliğim ve cehaletimden kaynaklıdır da misal Yunanlı "No Clear Mind" grubu... Baya baya Ahu Tuğba içeren sevişme temalı müzik ki bence libido sıfırlar o kadar kötü! Ha derseniz ki uykuya geçiş müziği, o zaman olur.Bu haftanın nefret ettiklerim köşeme kendilerini iliştiriyorum.

Sevdiklerim köşem de akustik albümleriyle Pentagram var. Pentagram ile tanışma hikayem beni ve ablamı hala güldürür. Bir adet abla, küçük kardeş, ve Bilal içeriyor! Olay tümüyle albüm kapakları ile ilgili. Yaratıcılar evet! Ama tabii ki bunu bura da anlatmayacağım! Size ne canım!

Dinlemek için tık tık


4 Mart 2017

0 Bir Kaç Saatlik Fırtına

"Kitabı okurken hep söylendim kendi kendime " Neden K. o kadar yıl bekledi, geldi gördü yandı sustu ufak hatıralarla yetindi onca sene hiç bir şey yapmadan nasıl durabildi?!"

Kitabı okumayı bitirdikten sonra, onunla çetin tartışmalara girdik, kazanamayacağımı bildiğim halde susturamadım kendimi. Oda durmadan, sıkılmadan hatta tüm tahriklerime rağmen sinirlenmeden cevapladı çürüttü ve çekilip odanın bir kenarında dikildi. Hava yine en gri...

Bir şey söylememi bekler gibi oyalandı önce, şakayıkları bıraktı ellerime... En sevdiklerim...

Sonra  " Araf'da kalmak, yitirmeye yeğdir." diyip uyumaya gitti...





 O uyurken yarım bıraktığım mektubu bitirmeye söz verdim, baş ucunda mektupla uyanmayı sever.Ben gidince beni hatırlatır kokumun sindiği mürekkep izleri... Şakayıklar dizlerimde,kalemimden yağdı kelimeler...

"Dışarıda yağmur başladı sevgilim ve kalbimden dökülen damlalara eş ritimleri.
Dışarıda yağmur yağıyor ve karşı penceremde bir kadın ağlıyor.
Şakayıkları ona versem öfkelenir miydin?

Nefesin bir tüy gibi yatağımda,
Sen uyurken gelip fısıldarım rüyana,
Gözlerini benden alıp gitme susmalarını da severim."





3 Mart 2017

0 Normcore

2013 bilemedin 2014 olsun sokaklara düşüşü, normcore akımı modaya "her şeyin altına giyilebilen beyaz sade spor ayakkabı" ile damgasını vurdu. Ardından yüksek bel mom jeansler salaş tshirtler alelade toplanmş salınmış örülmüş saçlar...

Sadelik... Ruhum dinlensin hali...

Uzun uzun yazasım gelmiyor. Sadeliği seviyorum en çok duygu hanemde. Ne kadar sade o kadar sahici ss kuralı benimki bana özgü.

Sinemaya özgü halleri de var tabi... Robert Bresson, Fransız yönetmen hem de ressam... Bir ressamın gözünden dolaşmak sinemayı... Pek bir noir filan... Severim ben siz de izleyin...

Ne olacak bu noir film tutkum?

Bir de Paul Eluard'ın Acının Başkenti kitabı vardı hatta bir de şiiri şöyle bir şeydi:

"Gözlerinin eğrisi dolanıyor yüreğimi
bir raks bir dinginlik çemberi
Zamanın aylası, gece beşiği ve güvenli,
Ve eğer hiçbir şey kalmadıysa aklımda yaşadığımdan 
Gözlerinin her zaman görmediğindendir beni.
Yaprakları günün ve pembe şarabın köpüğü,
Rüzgarın sazları, kokulu gülücükler
Işık dünyasını saran kanatlar,
Gökyüzü ve deniz yüklü gemiler,
Gürültü avcıları ve renk kaynakları.
Tanların kuluçka yatağından doğan kokular
Yıldızların samanı üzerinde yatan
Saflığa bağımlı gün gibi tıpkı

Dünya da bağımlıdır senin tertemiz gözlerine
Ve akar bütün kanım bakışlarında senin."


Havalar ısınıyor, mevsim değişiyor... Ben hala çok seviyorum. Sadece moda değil hayatım, ruhum ve sevdam sadeleşiyor. 

Sevdiğim sen benim her şeyin altına giyebildiğim spor ayakkabımsın!.. Sözlerimle birlikte. Mutlu.


Mutlu hafta sonları herkes!

Bu süper seksi şarkı da benden hem onun için, hem de bu şarkıyı dinleyip de seven herkes için gelsin!






25 Şubat 2017

2 Masal Parkı

Pedagoglar çocuklara bir şeyler öğretmenin en iyi yolunun örnekleme ile olduğunu ya da bir model yaratmaktan geçtiğini söylüyor. Bunun en iyi araçlarından biri olan masallar yardımı ile çocuklar, doğruyu yanlışı, iyi ve kötüyü mesajlarla örülü olay örgüsünden öğrenirler diyorlar...

Halbuki tüm bu ayrımlara en çok ihtiyaç duyan bizleriz... "Eşek kadar kadın oldun hala mı masal okuyorsun!" diyenleriniz de çıkacak, aman azıcık durun. Şu minik masalı bir okuyun yazının sonun da görüşürüz:)




Güneş ve Rüzgar


Bir gün Rüzgar, Güneş'le konuşuyormuş.

- Vuuuvvv ben senden daha güçlüyüm.
- Öyle mi, demiş Güneş.
-Elbette, demiş Rüzgar. Bunu sana göstereceğim.Bak, şu aşağıda ki yaşlı adamı görüyor musun?

Güneş eğilip bakmış.
-Görüyorum, diye cevap vermiş.
Rüzgar gururla:
- Gör bak! Onun ceketini çıkaracağım, demiş.
Güneş:
- Peki o zaman, demiş. Haydi dene bakalım.

Sonra bulutların arkasına çekilmiş.Merakla rüzgarı izlemeye başlamış.

Rüzgar bütün şiddetiyle esmiş. O estikçe yaşlı adam üşümüş. Üşüdükçe paltosuna sarılmış da sarılmış. Rüzgar buna öfkelenmiş.Daha şiddetli esmiş. Bu kez adam paltosunu daha sıkı tutmuş. O ne kadar şiddetli estiyse, adam da paltosuna o kadar çok sarılmış. Çünkü çok üşüyormuş.

Rüzgar sonunda pes etmiş. Bu kez sıra Güneş'e gelmiş. Güneş bulutların arasından çıkmış. Yaşlı adama sıcacık gülümsemiş. Yeryüzünü iyice ısıtmış.

Adam pek sevinmiş. Yeryüzü ısındıkça adam da ısınmış. O da gülümsemeye başlamış.

- Artık paltoya ihtiyacım kalmadı, diye düşünmüş ve paltosunu çıkarmış. Güneş, rüzgara dönerek:

- Gördün mü, demiş. Nazik olanlar, zorbalardan her zaman daha güçlüdür.



Tüm masal boyunca aslında tek bir cümle arıyoruz. Esasen tüm tez yazım süreçleri araştırma kitaplarının özün de yatan da bu: aranan şey o kalın puntolarla yazılı tek bir cümle de saklı.

İzlediğiniz yöntemlerle olmuyorsa belki de yöntemi değiştirmek gerekiyordur...Neden olmasın?

Şimdi masal sevmeyenler, hala sevmemekte ısrarcı mısınız? Mitoloji?
Evet hala masal okuyorum, hatta seslendirip sevdiğim insanlara yolluyorum!Tavsiye ederim siz de deneyin! 

Bu da şarkı:





Not:Neden yazıyorsun dedi geçenler de gelen maillerden birinde biri. İyi hikayelerim olduğu için ya da çok iyi bir anlatıcı olduğumu düşündüğüm için değil. Ukala ve çok bildiğim için ise hiç değil. Öğrenmeye çalıştıklarımı ve eksik hissettiklerimi tamamlamak için yazıyorum ya da tamamlanmak...

Not2: Meraklısına bura da alıntıladığım masal Timaş yayınlarından çıkan "Masal Parkı" kitabın da geçmektedir.

24 Şubat 2017

2 Pusulasız Kalmak

Tam tamına 926 sayfa, kaynakça bölümünü çıkarırsak 904 sayfa eder... Neden mi bahsediyorum tabii ki Cereyanlar kitabından.Kulisler de kitabın kıymetli yazarının uzun uğraşlar vererek bir çalışmanın üzerin de yoğunlaştığı konuşuluyordu. Kitap çıkar çıkmaz sipariş verildi. kargom gelir gelmez de incelenmeye başlandı.Ama okunmadı. Uzun uzun düşündüğüm bir türlü işin içinden çıkamadığım haftalar da yazılara şöyle bir göz attıkça olmayan aklım iyice eksildi. Tevafuk diyelim tez hocam tam da kitapla iniltili bir dersi yıllar sonra yeniden vermeye başladı. Tez konum hala yok. Bravo bana!

Şuan iyi bir tez yazabileceğime olan inancım sıfıra yakın.İnsan okudukça zihni nasıl boşalır? Mümkün mü böyle bir şey? Belki yanlış alan da debeleniyorum... Az çalışıyorum. Kararsızım. Ayrıca duygusal ve şaşkınım. Kararsız olduğumu söylemiş miydim? Tembel yeteneksiz ve panikli olduğumu da şuan buraya yazmak zorundayım. Neyse en azından dürüst sayılırım.

Geçen gün ders arasında Çatı'da kahve içmeye gittik. kalkarken yanlışlıkla yan masaya hafifçe çarpma gafletine düştüm(!) o sırada acayip derece yüksek desibelli bir çığlık duymamla aniden dönmem bir oldu. Karşım da duran bir kadın tahmini 37-40 yaşlarında- hoca olduğunu sanmıyorum okutman belki memur ya da doktora öğrencisi- inanılmaz sinirli ve beni neredeyse boğacak kadar öfkeli! O kadar yüksek sesle çığlık atmasının sebebini merak ettiniz tabi, hayır üzerine bir şey dökülmedi yine bilemediniz telefonuna da bir şey olmadı, yalnızca hanımefendinin çayı azıcık masaya sıçramış. 

Hemen çantama davrandım saf salak bir insan olduğum için de özür diliyorum bir yandan. Hanımefendinin tepkisi oldukça ilginç:

" Ben hayatta o çayı içemem! Gidip bana yeni çay al!"

Hayır şaka değil. Tam olarak bunları söyledi. Ben tabii önce kısa süreli bir şaşkınlık yaşadım saf saf 
" ama masanıza azıcık sıçraması dışında hiç bir sıkıntı yok ki..." diyiverdim. Hanımefendi daha da sinirlendi ve yeni çay istediğini söyledi.

Tabi ki gidip alıp masasına bıraktım. Tüm bunlar olurken yanımda ki arkadaşlar da şok olmuş durumdalardı. Biri "iyi yaptın nezaket sen de kalsın" derken öteki "ben olsam hayatta almam çayını da yere dökerdim" dedi=)

Aslında şaşırdığım durum hanımefendinin çay istemesi değil. İsteyebilir ama geçen sefer yazdığım yazı da olduğu gibi üslup problemi asıl mesele.

Ama sanırım toplumsal olarak bunlardan çok daha mühim problemlerimiz var: akıl sağlığımızı yitirmek ve değerlerimizi koruyamamak gibi...

Filan...

...

Bu sıra çok hüzünçlü dingin karamsar ve akılsızım.Etrafımda ki insanlar olaylara insanlara her türlü duruma karşı çok iyimser yaklaştığımı adeta Polyanna zırvasında gezindiğimi söylüyor. Halbuki kendim mevzu bahis olunca her zaman kötümser karamsar ve en kötüyü düşünmem gerekiyormuş gibi! Ne Tuhaf, insanlara hatta tüm canlılara sarf ettiğim merhametin milyonda birini kendime  saklasam ya...

Fakat yine de ruhumu zora sokan durumlar için net bir sınır da durabiliyorum artık.Kısaca Kübler- Ross modelinin son aşamasındayım. Demiştim size tüm sebebi o ne idiği belirsiz saç rengindendi. Yeniden koyu renk saçlarıma döndüğüme göre naif ve mesafeli halime dönebilirim! Sanırım o halim çok daha akıllıydı. Ama işin aslı çok sevdiğiniz bir insanın hayatınız da hangi sıfat ile var olduğunun hiç bir önemi yokmuş. Aslolan var olmasıymış...

Keşke herkes böyle düşünebilse... Ama yok illa bir kalıp bir sıfat şart. Bir ruhu sevmek paylaşımda bulunmak için etiketlemeye ne kadar meraklısınız! 

Ay bi dakkaa bi dakkaa

Durumdan çok alakasız olarak dans etmeyi çok sevdiğim bir şarkıyı buraya ekliyorum.

Belki siz de seversiniz dememe gerek yok zaten biliyorsunuz bu şarkıyı ve efsane filmi!

Dirty Dancing filminin unutulmaz sahnesinde ki Patrick Swayze şarkısı benden hem onun için hem de hepiniz için gelsin!

Mutlu hafta sonları herkes!






21 Şubat 2017

0 Coco Hanım Diyeceksiniz!

Selam Herkes!

Geçenler de Zuzu gördüğü bir ilanı benimle paylaştıktan sonra, ilanın sahibine mail atarak bilgi talebinde bulundum.Kendisi hem tanımadığım hem de resmi bir münasebet ile ulaştığım bir şahsiyet olunca takdir edersiniz ki sizli bizli bir üslup takındım. Ertesi gün aldığım cevap maili karşısında ise dumura uğradım. Lakayıt, senli benli vıcık vıcık bir üslup üstelik talep ettiğim bilgileri de mail de vermekten aciz kalmış...

Lisanstayken çok sevdiğim bir hocam, "sakın iş ortamında kendinize tuhaf sıfatlar ile seslenilmesine izin vermeyin. Kobi vb ufak kuruluşlar da size bir bakıver kızım vs tarzı yaklaşan insanlara tavrınız hep net ve keskin olsun." demişti. Bu söze katılmamak mümkün mü?

Yahu sen kimsin ki benimle laubali şekilde konuşuyorsun bre adam!Bu saygısızlık sırf kadın olmamdan mı mütevellit yoksa bilgi talep eden konum da olmamdan mı kaynaklanıyor bilemiyorum sebebi her ne olursa olsun kullanılacak üslup çok çok çok mühim... Şuna da açıklı getirelim "Kibarlık Budalası" profili de istenilen bir durum olmadığı gibi ben de bunu kast etmiyorum zaten.Sadece ilk kez tanıştığınız bir insana üstelik mail yoluyla, " selam nabersss" ayarında hitap etmeyin diyorum.Ya da edin, siz bilirsiniz.

Böyle tavırlara çok sinirleniyorum....


KHK'lar ile ihraç edilen akademisyenlere yenileri eklenirken "acaba hocalarımız gidecek mi, tezler dersler yarım mı kalacak, şimdi ne olacak?" endişeleri bu denli üşüşmüşken zihinlere, çocukluk aşkım Fizik'e mi dönüş yapsam diye düşünmüyor değilim... En azından yayınlarımı "ulan başıma bir iş açılır mı acaba" diye düşünmeden yayımlayabilirim...

Tabi ki bu pikçır Nasa'nın eşsiz çalışmalarını bize sunduğu şu adresten alındı: https://apod.nasa.gov/apod/ap170217.html

Gök fotoğraflarına bakınca her şey hem çok bi çok mümkün hem de pek bir mümkünsüz görünmüyor mu?Her şey nasıl da muazzam ve yerli yerinde, bir ışıktan gözünüzü alamadan diğer yansımalara hayran kalıyorsunuz. Çocukken her ay Remzi kitap evine gidip aldığım kocaman renkli kapaklı en kaliteli kağıtlara basılmış bilim dergilerini unutamıyorum. En sevdiklerim tabi ki gök bilimi üzerine olanlardı hatta bir sayısında tüm takım yıldızlarını ve özelliklerini tek tek anlatıyordu...Hey gidi.

Şimdi de "New Scientist" dergisini takiplemeye çalışıyorum. İlham verici! Meraklısına derginin internet adresini de şuraya konduralım: https://www.newscientist.com/

Havaların ısınmıyor oluşu, keyifsizlik, uzun süredir yoga yapmıyor oluşum, bir de üzerine yalnız yaşama olayları derken hayat giderek daha da eğlenceli bir hal almaya başladı. Doktora için yurt dışı seçeneğini çoğu kez görmezden gelsem de belki de benim için en doğru olanı budur. Netice de arkamda bıraktığım hiç kimse olmayacak. Belki de bu hayatın kıyak geçme biçimidir. Evet evet öyledir!


Kafam kadar kitaplara gömülmek için son çağrı, hadi ben kaçtım, siz de benim için bu şarkıyı dinleyin ve bana güzel enerjiler yollayın, şu sıra çok ihtiyacım var çünkü.





0 Gecenin Melodisi


Az uyumak çocukluktan.

Çok sevdiklerinize çok sevdiklerime en çok sevdiğime çok çok çok sevilesi bir şarkı:


20 Şubat 2017

0 Yeni Yepyeni

Her şey geçen yıl Nisan ayında şu yazım da bahsettiğim gibi saçlarımı boyatmam ile başladı. Tüm karmaşanın sebebini saçlarımı yüklediğime göre ya kısacık kestirmeli ya da-ki daha makul olan çözüm buydu- eski haline döndürmeliydim.

Geçen yıl Kuaförüm Emrah " canısı hala çocuk gibisin sen ya şu saçlarına ben artık el atıyorum sen sus karışma" dedikten 5 saat sonra Jenifer havalarına girmiştim...

Evet evet her şeyin sorumlusu bu her yeri başka renk olan saçlarım! Yersen...


Aynı an da hem pizza yemek isteyip bir yandan içli köfte yuvarlamak tam o anda çikolata şelalesine ağzımı dayamak tam da aynı anda kocaman italyan Makarnası yemek isterken bir an da iştahım kaçmış gibi.Özetle hem çok şey yazıyor hem de hiç bir şey üret-e-miyorum. Sanırım kısa bir ara tatilde olmamdan mütevellit yazdığım her şeyin rengi pek bir kırmızı pembe renkler de gidip gelmeye başladı. Türkçesi yazmaya başladığım da sadece onun için yazıyor hale geldim... Ne komik hiç okumayacağını bile bile yazmak...Belki ben de Kafka gibi ben öldükten sonra yakın diye vasiyet ederim!

Yaşadığımız her şeyin karşımıza çıkan her faninin bize bir şeyler öğretmek için gönderildiğini düşünmüşümdür hep. Şu an neyi öğreniyorum acaba diye sordum kendi kendime... Sanırım eskisi kadar keskin olmamayı öğreniyorum... bu iyidir bu da kötü diyebilecek kadar masum olmadığımı görmek belki de budur tüm sebebi yorgunluğumun ve hatta kendime olan yabancılık sürecimin...Bilemiyorum Altan...

Yeni yepyeni bir dönem yarın güzel ODTÜ'm de başlayacak ve yoğunluk yine beni iyi edecek tek kür olacak...

Benden biraz ağır bir yeni hafta şarkısı hepinize gelsin.

Geçtiğimiz hafta yaşamını yitiren efsane jazz sanatçısı Alwin Lopez'den geliyor:





10 Şubat 2017

0 Nasıl Bulacağız?

No Blues grubunun albümlerini- tüm şahane albümleri bulamadığım gibi yine bir klasik olarak- hiç bir müzik markette bulamıyorum!

Bir yerde rastladınız mı?Rastlarsanız ya bana da haber edin ya da  benim için de alın bir tane!

Benden yine onun için geliyor:



Not: o hep aradığımız aşkı öldüren bir türlü durduramadığınız pragmatik yan da gizli.şii sakin gönül modernize olmak zorunda değil! Di mi?

9 Şubat 2017

0 La Vie En Rose

Şarkıyı bilmeyen yoktur muhakkak lakin benim için bu şarkı güzeller güzeli Audrey ile özdeşleşmiş bir melodiydi.Tabii ki 1954 Billy Wilder imzalı-kendisi 7 oscarlı bir acaip adam- "Sabrina" filminden bahsediyorum.(1995 yılında Sydney Pollack tarafından ikinci kez çekilen halini tercih etmeyeceğimi tahmin edersiniz!)

Ne zaman kafam karışsa, hiç bir şey mümkün değilmiş gibi görünse bir de onu özleyince bu filmi izliyorum.


audrey hepburn dean martin sabrina ile ilgili görsel sonucu

En akılda kalan sahnelerden birinde Audrey Hepburn'un kaleme aldığı satırlarda geçen şu sözleri çok seviyorum:

"Saat çok geç ve karşı da biri La vie en Rose şarkısını çalıyor.Şarkının adı Fransızca dünyaya pembe gözlüklerle bakıyorum demek.Tam hislerimi yansıtıyor.Çok şey öğrendim.Sadece güzel soslar ve yemekler pişirmeyi değil çok daha önemli bir tarif.Gerektiği şekilde yaşamasını, bu dünyanın bir parçası olarak yaşamayı kenar da durup izlememeyi öğrendim.

Ve artık hiç bir zaman hayattan kaçmayacağım ve aşktan da..."

İşte o sahne:



not: gelgitli zihnim malumunuz kendi kendine küser barışır alınır unutur.Kesinlikle deliyim.Evet.

5 Şubat 2017

0 "Verilmemiş Mektuplarım-2-"

"Odaya çevik adımlarla her girişinde sana aşık olup olmadığımı söyleyip söylemeyeceğimi-şayet söyleme eylemine girişecek olursam- nasıl ne şekilde cevap vermenin daha uygun olacağını düşündüğünü hissediyorum.

Ama korkun da hataya düşüyorsun-ki bilirim hata yapmaktan nefret edersin-

Seni her görüşümün ardından sana dokunmak için bir bedene yüzünü görmek için gözlere ruhunun fısıltılarını işitmek için kulaklara ihtiyacım olmadığını öğretiyorsun bana... Ruhunu sevmek için beni sevmene ihtiyacım olmadığı gibi... Olmadık zamanlar da aklına geldiğimi hissettirdiğin de beni hiç üzmediğini, sana her nasıl oluyorsa hiç kızamadığımı fark ettim. O kadar çok şey fark ediyorum ki bilsen,  mesela ellerim buz kesiyormuş sana dokunacak gibi olduğunda...

Bir de yalnızlık meselesi var... Ruhumun sana sarıldığı günden başlayarak şuana akan, varlığımın her sebebini sen de bulduğum, kendime yenilip sana yenilmemek için ayak dirediğim hiç bir anın ertesinde veyahut öncesinde hatta içinde, şu kısa sayılabilecek ömrüm de ilk defa olmak şartıyla yalnız hissetmiyorum...

Fakat hissettiğim yegane duygu kıskançlık oluveriyor istemeden ah evet utanarak bu kıskançlık beni ele geçiriyor... O akşam üstü kokusu dağ reyhanlarını anımsatan boynuna saplanan soğuk havayı ne çok kıskandım! Ellerinin değdiği kitaplar var bir de... Seni bilmeden sevmek mi daha gerçek olurdu, yoksa ezberlemek mi tüm adımlarını...

Senin için okuduğum masallar var gizli saklı kayıtlar... Ben de merak ediyorum dinleyecek misin bir gün?

Duyacak mısın ruhumun sevdasını?

İzin ver söyleyeyim, hiç bir ruh   sevemez böyle, sevmesin!Ölümsüz hissediyorum gözlerin de çocuklaşınca, aman kimse bilmesin..."


 Çok çok çok çok bi çok melodi taa İran'dan geliyor:




Ne güzel söylüyor Hayedeh " Suskunlukta gözlerimiz hikayeler ve fısıltılarla dolu, ben seni gözün mihrabının cazibesinde görmeyi seviyorum, ben seni tenden ve benden daha yüce seviyorum."