Pages

8 Mart 2015

0 KIZ LEYLA

Yıllar geçti ben artık aynı adı bile kullanmıyorum. Aynı kız değilim ben. Adımı, tadımı, kokumu, masumiyetimi senin yaşanmışlıklarınla kazıdım attım.
Yıllar geçti ben büyüdüm. Kendi elimi en sıkı tutan ben oldum.Olmak istediğim kadına bir adım daha yaklaştım. Merhametimi çocuklara,  kedilere, dostlara pay ettim.kendime hiç bir şey kalmadı, her sabah yeniden sevmeyi öğrendim.Nasıl şükrettim sevebildiğim için.
Ben artık çok farklıyım. Bak ben diyorum senli cümleler çok eski, hiç hatırlamıyorum. Ben benim çünkü, gerçeğim. Sen hala kayıp...
Okadar sahici gülmelerim var okadar gerçek bir kadınım ki, soğuk mesafeli belki kendini saklayan... Beni tanısaydın aşk sinerdi üstüne yazdıklarına anlattıklarına hatta ruhuna ama en çok doğaya hayvanlara tüm insanlara sevmeyi öğrenirdin belki.
Ve okadar gerçek ki hüzünlerim; ağlayan bir çocuğun elini tutamadığım için, yaralı bir kuş için, annemi kırdığım için ağlıyorum artık sadece.
Ve aynaya bakıp gördüğüm kadınlarla gurur duyuyorum hergün ezilen, dayak yiyen, tacize tecavüze uğrayan, mesleki dayatmalarla maddi manevi şiddete maruz kalan, aşağılanan, hor görülen, aldatılan, yalanlarla uyutuldu sanılan, kadın olduğu için günahkar aptal asalak olarak görülen, ama yine de yılmayan, cehenemini yaratacak bile olsa bir adamı doğuran, seven, büyüten hep çok seven yine de seven inadına seven masumiyetini tüm soysuzluklara rağmen koruyan ÖZGECAN olan GÜLDÜNYA olan sayısız, sonsuz, isimsiz ama hepsi bir olan kadınlarla gurur duyuyorum...



8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebeti ile yazdığım bu yazıyı; Sertab Erener ve Sezen Aksu'nun öldürülen ve şiddete maruz kalan  TÜM KADINLAR için besteledikleri bu anlamlı şarkı ile sonlandırıyorum...



KIZ LEYLA
Kiminin kocası kiminin amcası
En sevdikleri yani sözün kısası
Aldılar sıcacık uykularından
Attılar dere yataklarına gece yarısı

Ne kıyanlar bildi ne kıyılanlar
Erkek yasası

Kalk doğur kendini, kadirsin
Kadınsın, kızımsın, annemsin
Ne çok sütün vardı oysa
Dünyayı kin mi emzirsin

Kız Leyla ayağa kalk hemen
Kalk çabuk, topla kırıklarını
Kız Leyla pusuya yat hemen
Bi daha vurmasınlar kız çocuklarını

Kimi yol ağzında damladı bıçaktan
Kimi dostane bi sohbet sırası
Can giderken kul elinden
Yüzümüze tükürdü son nefesi


6 Mart 2015

0 Whiplash


SEVME HEVESİ
Var olma sebebimiz, farkındalıklarımız, yoksunluklarımız, biriktirdiklerimiz kaçırdıklarımız, kovaladıklarımız, kazandıklarımız,-mış gibi yaptıklarımız hepsinin odak noktası aslında kim olmak istediğimizdir.
Biz kimiz, kimleriz, ufuk çizgisine atılan her adım ondan uzaklaşmak demekse; ulaşmak istediğimiz “tepe noktaları” ne kadar gerçek, ne kadar yakın ne kadar uzak? Yoksa tüm bunlar bir çöl vahası mı? Öyle ya, o zaman nasıl emin olabiliriz ki gerçeğimize uyandığımıza… Tırnaklarımızda ki et parçalarının kendimize mi yoksa başkalarına mı ait olduğuna karar verebildiğimiz an, hırs ve azim olgularını süblimleştirdiğimiz andır. Sonrasın da ne kaldıysa geriye,o’sundur.
Hayalleri hedefe dönüştürmek, hedefleri asıl amaçlar ile bütünlemek, amaçlar için savaşmak ve savaş kurallarında çokça acı olduğunu bilmek bana Machiavellist yaklaşımı çağrıştırsa da; son yıllarda kitapçıların raflarını süsleyen kitaplar ve film salonlarının kadrajına yerleşen filmler başarı olgusunu çok boyutlu kavramlar üzerinden ele alıyor. Öyle ki zaman zaman pembe fanuslarda yazılan “başarı hikâyeleribaşka bir yapıt da psikolojik gerilim türünde okurunun veyahut izleyicisinin karşısına geçiyor. Pek tabi ki, beklenenoluyor yüksek dozda gerilim içeren “yapıt”’lar büyük ilgi görüyor. Bu noktada yazımın çıkış noktası olan 2014 yapımı “whiplash” filmi “Keşke kısa film olarak kalsaymış.” dedirten nitelikte. Zira jazz müziğin beynimde kodlanmış pozitif duygu etiketleri, filmi izledikten sonra gerginlik, öfke ve hırs tabirleri ile yer değiştirdi.
Film,1900’lü yılların müzik tarihine adını yazdırmayı başaran Juan Tizol türevi müzisyenlerin eserlerinin de yeniden yorumlanışı ile birlikte, filme ismini veren Whiplash’ın bestecisi Justin Hurwitz’in dâhiyane tınılarını dinlemenize fırsat sunuyor. Böylelikle izleyenleri içsel bir sorguya da tabii tutuyor. Kuşkusuz ki zihnim de gerçekleşen olgu değişiminin sarsıcı nitelik de olmasının sebebi budur.
Filmde ülkenin en iyi müzik okulunda öğrenci olan 19 yaşında ki yetenekli ve hırslı Andrew ile aynı okulda saldırganyöntemlerle Jazz orkestrasının şefliğini yürüten Fletcher’ın az ama öz diyaloğuna, bolca müzik solosu eşliğinde şahitlik ediyoruz.
Filmi izledikten sonra aklımdan geçen ilk şey; sanatın bukadar hırs yüklü olması gerekip gerekmediği üzerineydi… Birsanatçı yarattığı eserinde ister yazı ister beste isterse resim olsun kendi imgesel iç dünyasını somutlaştırmayı amaçlar… Tabi bir de sanatın tözünün taklit olduğunu belirten Aristotelesvar ki bu noktada sanat felsefesinin konusuna değinmek durumundayım. Filmde genç yeteneğimizin akıllı uslu bir ergenken, müzik hocasının yansıması gibi hareket etmeye başladığını ve giderek agresifleşen bir tutum benimsediğini fark etmemek imkânsız. Film de en dikkat çekici repliklerden biri Andrew’un; sıradan biri olup kimse tarafından tanınmadan ölüp gitmektense, çok başarılı bir müzisyen olarak 20’lerininsonlarında uyuşturucudan ölmeyi daha çekici bulması oldu. Kurt Cobain intihar ettiğinde ne kadar başarılı ve şahane bir adam olduğunu düşünüp intihar etmiş olamazdı. Yönetmen ve senaristin sert üslubu, oyuncuların başarısı her şeyi öyle gerçek kılıyor ki eninde sonunda kendi kendinizi yargılarken buluyorsunuz…


 

 
Dünya’ya gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren sistematik hedefler ağının içindeyiz. Farkında değiliz belki ama hayatımızı yaşanılır kılan yarın için yapılabilecek heves ve çalışma gerektirecek herhangi bir şeye sahip olma duygusu ya da olabilmesi için çabalamak üzerine kurulu olmasıdır. Kişiden kişiye yoğunluğu ve hedefleri değişkenlik gösterebilir kuşkusuz. Fakat tüm bunlardan sonra egomuzla baş başa kaldığımız da rehberimizi vicdanımız değil hırslarımızyaptığımız da, “ben en iyiyim!” diye övünürken ki yalnızlığımız çok can yakıcı olmayacak mı? Olacaktırkuşkusuz. ozaman daha bir ayrımsıyorsunz Einstein’ın “aklıyla övünen kişi hücresinin büyüklüğü ile övünen mahkûma benzer” tespitinin doğruluğunu. Kendi yarattığı prangalara mahkûm bireylerin hangi mevki ya da sıfatı elde ettiğinin de bir önemi kalmıyor bu noktada. Psikolojik baskı yönteminin zaferin anahtarı olarak görülmesi tezine karşın,“sevgi”’nin evrenin ve her türlü enerjinin itici kuvveti olduğunu savunmak durumundayım. Acaba Andrew mutlu bir ailede büyüseydi onaylanma duygusu yine de bukadar baskın olur muydu, kim bilir… 
Bir bireyin hayattaki temel başarı hedefinin “iyi bir insan olmak”ile başlaması gerektiğine inananlardanım. Neyi istediğimizi bilemesek de neyi istemediğimizi bilmek oldukça önemlidir. Azmi; hırsa dönüşen bir kurt olup iç organlarımızıkemirmeden evvel ehlileştirmek, gerçekçi hedefler koymak kadar elzemdir. Hayat bir öğrenme macerası ve bu yolculuk yol gösterenleriniz ve başarınızı paylaşabildiklerinizle daha anlamlı. Kendi adıma gelecek planım eğitim hayatımı (şayet olursa) tutku beslediğim bir alan üzerine kurmak  olacak. O zaman belki ben de pek çoklarımız gibi başarısızlık ve tatminsizlik hissiyatlarımdan sıyrılabilirim. Zira Bernard Shaw’ın da belirttiği üzere "başarı, hiç hata yapmamak değil; ayni hatayi ikinci kez yapmamaktir."