Pages

30 Kasım 2014

0 Bir ufak Hİkaye...

    Aslında hepimiz biraz o’yduk. Yalnızca o cesaret edebiliyor, duyulmaya korkulan kelimeleri havayla buluşturuyordu. Yüzünde beliren anlamsız zafer nidalarını çok iyi tanıdığınızı düşündüğünüzde hakkında başka bir şey bilmediğinizin gerçekliğine uyanır paramparça olurdunuz.Dimdik, tutkulu, entelektüel, yaşam enerjisi sönmek bilmeyenbu kadın kızıl tutkusunun altında hayal kırıklıklarıyla bezeligeçmişini armağan ederdi kahkahalarında. Öyle ki yediverenler gibi coşuverir tanık olduğunuz anın büyüsüyle kendinizden geçmezden evvel dokunup dirilivermek isterdiniz… Böyle anlarda ona olan hayranlığım katlanarak artar güneşin doğuşuna şahitlik eden martılar gibi ondan yöne kanat açardım.
    Yalnız ela gözleri sizi tutuklar benliğinizdeki tüm ifşa edilemezleri yakalayıverir çırılçıplak kordu. Üstelik bunu yaparken ki zarafeti, zekâsına hayranlık davetiyesi çıkartır, annesinin en sevdiği vazoyu kırmış çocuk suçluluğuyla savunmasız kalırdınız. O anlatırken evrenin tüm sesleri lal olur yalnız onun cıvıltısı göğün altındaki bir fener gibi aydınlatırdı etrafındakileri. Hitap yeteneği, güçlü zekâsı ve edebi yönüyle birleştiğinde en çetin tartışmalardan dahi galibiyetle sıyrılır meydan okuyuşlarına yenilerini eklerdi. İşteböyle anlarda insanda dokunmak koklamak sevmek hissiyatlarını kabartan o bal peteği saçlar sigara tutmayan öteki ellinin parmakları arasında kadife dokunuşlarla güneşin renklerine daha bir başka bürünürdü.








    Uzun yıllar ona bir şairi yakıştırmak istediysem de başaramadım. Nazım’ın kızıl kadınlarındandı belki biraz Cemal Süreyya’nın tutkunluğu biraz da Caroll Ann Duffy’nin çarpık aşklarıydı… Hatta hepsiydi ve belki de hiç biriydi… Tüm zamanların ruhunu nanoteknolojik bir yonga misali taşıyan bu kadına duyduğum sevgi ilk gençlik buhranları ve benliğimin keşfiyle artıyor maddeleşmiş ete kemiğe bürünmüş bir hal alıyordu. Kelimenin tam anlamıyla nefes kesici bir rol modeldi benim için. Hayır, hayır soluk alıp verişi yavaşlatıyorsanki zamanı durduruyor, adeta her anı saliselerin milyarda birine bölüp belleğime nakşediyordu.
    Ona benzemek onun gibi olmak onun gibi bakmak istiyordum. Aynanın karşısında geçirdiğim saatlerde artık ezbere bildiğim jest ve mimiklerini benliğime örselemeye çabalıyor fakat asla onun gibi görünmeyi başaramayacağımın farkındalığı altında öfkeyle eziliyordum.
    Bugüne kadar bu melez güzelliğe, ruhunu kapatıp renklerini göstermeden ürkerek kaçanlara (ki bu ürkekliğin altında kendi siyah beyazlıklarının yattığını ayrımsamak hiç de zor değildi!)tanıklık etmişliğim çoktu. Bunu başarabilen oldu mu diye merak buyurursanız şayet size memnuniyetle hayır cevabını verirdim. Pek tabii tek bir istisna dışında…
    Babam, bu efsunlu kadının varlığından ve benim artarak büyüyen hayranlığımdan çok tedirgin olmuştur. Ankara’nın en eski semtlerinden Tunalı Hilmi’deki çiçeklerle kaplı büyük balkonlu küçük evimizin de bulunduğu mahallemizde çeşit çeşit pastaneler sanat okulları bulunurdu. Burada yaşamanın en can alıcı noktası bu çeşitlilikti sanırım. Akşamları babam ile yürüyüşler yapar sık sık dondurma yerdik. İşte yine bir hafta sonu akşamı alışkanlığımıza sadık kalıp sonbaharın en güzel tonlarıyla bezenmiş Tunalı Hilmi’de dondurma yiyerek yürüyorduk ki aniden yeni bir fotoğrafçılık kursunun flamaları gözüme ilişti. Siyah zemin üzerine altın yaldızlarla süslü “deniz fotoğraf stüdyosu” yazısını gördüm. Altındaysa kursa dair telefon numaraları ve iletişim bilgileri yer almaktaydı. Birheyecanla dönüp babama baktığımda farkındalığı ne denli yüksek bir karakter olduğunu o akşamüstü yeniden anlamıştım. Gülümseyerek benim için telefon numarasını cep telefonuna kayıt etmesini sessiz bir heyecanla izleyemeyecek kadar sevinçliydim, kıkırdayarak babama karşılık verdim.
    Babam bir devlet memurundan beklenmeyecek ölçüde klasikliğin dışında, doğulu bir kökene sığamayacak ölçüde batılı algılara sahip bir adam olmasına karşın bir tarafı hiç büyümemiş yaramaz bir erkek çocuğu kadar hırçın ve duygusaldı. Çocukken babamın şiirlerini okuyarak ve yaptığı yağlıboya resimleri evimizin dört bir köşesine iliştirmesine şahit olarak büyüdüğüm için edebiyata ve resme bu denli meraklı olduğumu düşünmüşümdür sık sık. İşte o akşamüstü de çocukluğumun en büyük kahramanı babamın da onayını almış olmanın gururu ve heyecanıyla eve dönüş yolunu arşınlarken yüzümde oluşan gülümseme iki yanağımın kenarındaki gamzeleri belirginleştirmişti.
    Annem öğretmen bir anne ve babanın çocuğu olarak Ankara’da dünyaya gelmiş küçük yaşdan itibaren bale eğitimiyle ince bir bedene zarafeti mühürlemişti. AnkaraDevlet Opera ve Balesi’nden emekli olduktan sonra balerin bir arkadaşıyla açtıkları dans stüdyosunda klasik bale dersleri vermeye devam ediyordu.
    Babamla çok konuşur çok güler çok kavga eder ve çok gezerlerdi. Hayatımızdaki her şeyin ölçüsüz bir duygu silsilesinden ibaret olması, sessiz sakin bir yapıya sahip olmamın bilinçaltında yatan nedenidir belki de kim bilir… Çocukluğumdan beri ilgiye alışık büyümüş ama asla şımartılmamıştım. Memur bir baba ve balerin bir annenin ilk ve tek çocukları olarak büyümek; kültür farklılıklarının kimi zaman ne şahane bir mozaik oluşturduğunu, kimi zaman ise birbirine Nil ve Dicle nehirleri kadar uzak iki insanın aynı eve hapis oluşlarına tanıklık etmek demekti.
    Ertesi gün olup güneş uyandığında erkenden kalkıp hazırlanmaya başladım. Aynada gördüğüm görüntüdenmutluluk duyarak bir kez daha kendimi süzdüm. Simsiyahuzun saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyor hareli yeşil gözlerimi uzun kıvrık kirpiklerim gölgeliyordu.
    ”bu tezatlığa yaraşacak bir isim vermek baban gibi duygusal ve yaratıcı bir adama yakışırdı ancak” derdi annem güzel yeşil gözlerini hülyalı hülyalı süzerek.
    Babamda gülerek karşılık verir “kızımıza bizim oralardan bir isim seçtiğim için içinizde uhde kaldıysa ikinci çocuğu doğuracaktın kendi istediğin adı koyacaktın Nevin Hanım!” derdi
    İsmimin Kürtçe olmasının dışında en sevdiğim özelliği annem ve babamın isimlerinin birleşiminden türemiş gibi görünmesiydi. İsmimi hep çok sevmiştim.
    Aynaya son kez baktıktan sonra okul çantamı kaptığım gibi evden çıktım. Okul dönüşü stüdyoya uğrayacak ve yüz yüzegörüşecektim. Evimize çok yakın olan Atatürk lisesinde o sene son sınıfı okuyacaktım ve daha şimdiden üniversiteli olmanın özgüvenine kavuşmuştum.
    Okul çıkışı bir soluk stüdyonun olduğu sokağa girdim kapıyı çalıp bekledim. okadar heyecanlıydım ki niçin bukadar büyük bir heyecana mazhar olduğunu yıllar sonra ayrımsayacaktım.
    Kapıyı yemenisi başında elinde temizlik bezleri olan bir teyze açtığında daha yeni yerleştiklerini ayrımsamıştım. Kursiçin geldiğimi öğrenince beni içeri buyur ettikten sonra taze boya kokan geniş salonda beni yalnız bıraktı. Tam bu bekleyişin uzun süreceğini düşünüp ayakkabılarıma gözümü dikmiştim ki içeri bir sıcaklık doldu bir kahkaha ve topuk tıkırtıları da peşi sıra bu enerjiyi takipleyiverdi. Kafamıkaldırıp baktığımda kısa saçlı bal gözlü bir kadın gördüm. Çokkarizmatik bir güzelliği ve insanda arabayla yokuştan aşağı iniyormuş hissi bırakan bir enerjisi vardı.30’lu yaşların sonlarında olduğunu tahmin etmeye çalışsam da yaşını ele vermeyen bir güzelliğe ve diriliğe sahipti.
    Hemen yanıma gelerek kocaman gülümsedi ve kendini takdim etti.
    -“Merhaba ben Ada! Peki, siz kimsiniz ahu gözlü hanımefendi!”
    -Havin bende!
    -“ne şahane bir isim bu böyle anlamı nedir?”
    -“yaz gecesi demekmiş. Aynı zamanda babam ve annemin isimlerinin hecelerinin birleşimi Halil ve Nevin’ in yani!”bir solukda ağzımdan çıkıveren cümleleri kurduğum an utançtan kızarmıştım bile.
    İşte hayranlık duyduğum büyüsüyle gözümün kamaştığı güzeller güzeli bu harika kadınla böyle tanıştım. Ve o günden sonra fırsat bulduğum her an onu ziyaret ettim. Evde okulda arkadaşlarımlayken bile onun yanında olmak istiyor inanılmaz bir keyif alıyordum dostluğumuzdan. İsmini hiç duymadığım yazarların kitaplarını ödünç veriyor dünyanın dört bir yanından çektiği fotoğraflara hayranlıkla bakıyordum. Ama en çok müzik zevkine hayrandım. Balerin bir annenin kızı olarak dünyaya gelmek klasik müziğin her notasına aşina olmak sevdalanmak demekti benim için. Lise yıllarımda rock müzik dinlesem de klasik müziğe ayrı bir ilgim hep varlığını sürdürmüştü. İşte bu alışkanlığım bile bu şahane kadınla değişiyor adına Jazz dedikleri bin bir değişik nağmeyi barındıran melodilerle Frank Sinatra Bob Dylan Billie Holliday gibi isimlerle farklı tınıları keşfediyordum. Bir anda bütün dünyamı saran bu esrarengiz kadını merak eden ailem bir akşam onu yemeğe davet ederek meraklarını dindirmek istemiş sessiz sakin sayılabilecek bir yemeğin ardından babam bu kadınla görüşmemi tamamen yasaklamıştı.
    Babama göre bu yeni arkadaşım(Ada asla ona abla Hanım vb kelimeciklerle hitap etmemizi istemezdi sadece Ada denmeliydi ona ve bu bir emirdi!) beni zehirliyor kendi ahlak yoksunu imgelerini bana yüklüyordu. Bu kanıya varmasında Ada’nın şarap alışkanlığı ve akşamları stüdyosuna gelen arkadaş gruplarının etkisi olduğunun ayrımındaydım. Fakat o Ada’yı tanımıyordu ve beni adadan koparmasına asla izin vermeyecektim…
    Bütün bunlar olurken lisenin son yılı noktalanmış üniversite sınavlarına girmiştim. Sanat tarihi okumak istiyor babamın tüm karşı çıkışlarına rağmen iktisat fakültesi yazmamakda direniyordum… Tercihleri yaptığım akşamüstü Ada’nın yanına uğradım genellikle açık olan kapının kapalı olduğunu görerek huzursuzlandım ve zile basıp bekledim.
    Kapıyı genç bir oğlan açtı. Yüzüme bir süre baktıktan sonra 
    -“ders için geldiyseniz ada burada yok” dedi
    Afallamıştım. Kimdi bu çocuk Ada’nın stüdyosunda ne işi vardı. Sevgilisi olmayacak kadar gençti sahi Ada kaç yaşındaydı!
    -“Ada yok mu?”
    Ah ne diyordum yok demişti ya bukadar şaşkınlık yaşamamın sebebi derin su mavisi gözlerimi yoksa akıl almayacak derecede yakışıklı yüzüne iliştirilmiş umursamaz yamuk gülümseme miydi gerçekten bilemiyorum…
    -“yok dedim ya… İstersen bekleyebilirsin” 
    Bunları söylerken samimi olup olmadığını anlayamamıştım ama müthiş bir şekilde içeri girme isteği uyanmıştı. Adagerçekten yok muydu yoksa neredeydi bu çocuk kimin nesiydi yoksa bütün bunlar Ada’nın tuhaf mizah anlayışının mı sonucuydu!
    İçeri geçip her zaman oturduğum balkonun önündeki kılıç çiçeğinin yanındaki tekli kırmızı koltuğa oturdum. Tanıdık bir eşyayı bulmanın rahatlığıyla sakinleşmiştim. Nedense sonra sessizliğin içinde “ben Havin!” diyen kendi sesimi işittim.
    Bu ani tanışma hevesim onu şaşırtmayı başarmış ve ukala sayılabilecek bir gülümsemeyle bana doğru dönmesine neden olmuştu. Yanıma geldi dizlerinin üzerine çöktü. Gözleriminiçine bakarak yerde bağdaş kurarak oturdu. Sigarasını yakarak “Can!” dedi.
    Sigarayı tutan elinin zarafeti aynı Ada’ya benziyor bir erkeğe ait olduğuna inanılamayacak kadar güzel elleriyle tütünü dudaklarına götürdükten sonra gri dumanı odaya savuruyordu. o saniyeden sonra hiç sessiz kalmadık. Normalde çok konuşkan olmayan ben, saatlerce konuşmuş hatta onunda konuşmasına sebep olmuştum. Saatler hızla geçerken biz sohbet etmeyi sürdürmüş zaman ve mekânkavramını çoktan kaybetmiştik.
    İçeri giren Ada’nın muzur nidalarıyla hemen toparlanıp ona tercih yaptığımı ilettim. Tüm ısrarlarına rağmen yemeğe kalmayı reddederek birazda nazlanarak kendimi Tunalı Hilmi’nin ılık akşamına bıraktım…
    Ada’nın gelmesini beklerken Can’ı tanımaya çalışmış, onun Ada’nın kuzeninin oğlu olduğunu, liseden sonra üniversite okumayı reddederek resme yöneldiğini ama şimdi Ada’nın desteğiyle grafik tasarımı eğitimi almak için Ankara’ya geldiğini öğrenmiştim benden iki yaş büyüktü. İstanbul’dadoğup büyümenin verdiği özgüven ve kendi kendine yetebilme yeteneği onda da vardı. Ve bundan böyle grafik eğitimi bitene dek Ada’nın stüdyosunda kalacaktı. Üsteliksandığımın aksine Ada’nın 40’lı yaşlarının sonlarında olduğunu da büyük bir şaşkınlıkla ondan öğrenmiştim.
    Can’ın gelmesiyle birlikte yaz tatilinin kalan kısmı benim için daha da keyifli geçmeye başlamış Ankara’yı ona tanıtma ve sevdirme çalışmaları yürüterek günler peşi sıra geçiyor ben her geçen gün Can’a biraz daha bağlanıyordum stüdyonun balkonunda bizi konuşup gülerken gören Ada hep hüzünlenir yanımıza gelerek bize katılırdı.
    Bulut üstünde yürüyen bu halim evdekilerin gözünden kaçmamış, Can’ı gören annem dahi ilerleyen yaşına rağmen aldığı sanat eğitiminin etkisinden olacak “ nefis bir parça “ yorumunu yapmıştı.
    Can sahiden de nefis bir insandı yakışıklı yüzünün altında ki mütevazı içten ve yaşamdan tat almayı bilen yapısı benim sakin sessiz dünyama okadar iyi gelmişti ki üniversite sonuçlarının açıklandığı sabah haberi duyar duymaz stüdyoya koşmuş ve onlara Ankara Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünü kazandığımı gururla haykırmıştım.Ada muhteşem enerjisiyle beni daha da coşturmuş Can ise bana ilk kez o günsarılmıştı…
    Ankara’ya en çok yakışan mevsim sonbaharın şehri terk ettiği sıralardı. Can’la aramızdaki iletişim kendiliğinden sessiz bir aşka dönüşmüş ruhumuzu birbirimize umarsızca sunar olmuştuk. Can grafikerlik kursundan çıkıp gelip beni alıyor birlikte Hamamönünün tarihi sokaklarında saatlerce vakit geçiriyorduk her İstanbullu gibi Can’da İstanbul’u çok özlüyor ama yinede kolay adapte oluyordu ona sık sık İstanbul’u sorar betimlemesini isterdim
    “-Hamamnönü eğer deniz olsaydı bir parça Çengelköy olabilirdi!” demişti yüzünde sımsıcak bir özlemle. Çayından bir yudum alıp, derin su mavi gözlerini bana dikerek devametti;
    “-eski hüzünlü sıcak… Aslında derin bir etkileyiciliğe sahip fakat yaşlı bir kadın bedenine sığdırılmış yeni yetme bir kız gibi… Bir açıdan da sanki bu şehre ait değil; tüm çarpık yapıya ve çirkin griliğe kendince çığlıklar atıyor gibi”

    Buluşmalarımız mutlaka Ada’nın yanında -bana ilk aşkımı armağan eden kadının yamacında- sonlanırdı. Böyle zamanlarda Can Ada’ya olan ilgimi şakayla kıskandığını belli ederek “hangimiz akrabayız belli değil” diyerek sitem ederdi.
    Ada’nın açacağı yeni sergi için isim tartışmaları yaparken Zygmunt Bauman’ın “Akışkan Aşk” kitabının ismini önerdim. Ve bu öneri iki sevgilim tarafından da kabul görerek beni mutlulukla taçlandırmıştı. Yeni bir serginin heyecanı Ada’nın yüz çizgilerine yerleşmişken ne şahane bir varlık diye içimden geçirmeden edemedim.
    Yeni serginin hazırlıkları bittiğinde okullarımızda sonlanmış, Can’ın İstanbul’dan dönmesini bekliyordum. Temmuz sıcaklarının bastırdığı o günlerde Ada sık sık dinlenmeye çekilir olmuştu ve bu durum beni içten içe korkutuyordu… Yaz mevsiminin ışıltılarıyla canlanan altın yansımaları Ada’nın bal tonlarıyla bütünleşmeye can atıyor fakat onun eski ışığı günden güne tükeniyordu. Balkondaoturup dondurmalarımızı yediğimiz bir akşam içeri gidip geldikten sonra elinde kilitli ahşap bir kutu gördüm. Çocukluğumda rahmetli anneannemden kalan ahşap aynanın da kenarları tıpkı böyle oymalıydı İskilip işi olmalı diye düşündüm.
    “-Havin! Al bakalım bu sana! Bak yalnız bunu zamanından önce açmayacaksın duydun mu beni!”
    “-iyi ama neyin zamanı Ada? Ben nasıl anlayacağım açma zamanının geldiğini?”
    “-anlarsın!”
    “-ne ki bu?”
    “-senin hikâyen Havin!”
    Yüzündeki muzur ifadeye baktım, gözleri ciddi bakıyordu. “peki” der gibi başımı salladım ama hiçbir şey anlamamıştım… Bu konuşmadan birkaç hafta sonra Can İstanbul’dan döndü, sergi gerçekleşti ve tahmin edilenden de büyük bir başarı yakaladı. Yeri ve yabancı fotoğraf dergilerinde sergideki birçok parça yayınlandı… Bütünbunların huzuruyla her yıl yaptığımız gibi ailemle birlikte Datça’daki yazlığımıza yola çıktık… Ogünleri takip eden bir günün akşamında, Can’dan bir telefon geldi. Ben gittiğimde her şey olup bitmişti. Omzumda o çok sevdiğim kadının cenazesine yetişememenin verdiği yılgınlık öfke ve acıyla günlerce kıvrandım. Benden farksız olmayan Can’ı da yanıma yaklaştırmıyor ikimizi de cezalandırıyordum. Derken bir akşam bana verdiği tahta oymalı kutu geldi aklıma şimşek gibi uzandığım yatağımdan kalktım çekmeceleri aradım ve aradığıma kavuştum. Anahtarını beceriksizce kilide sokup kutuyu açtım. İçindeki eski defteri açtığımda Ada’nın tanıdık yazısına sevgiyle dokundum…
    “seni saklayacağım inan, yazdıklarımda çizdiklerimde, şarkılarımda sözlerimde. Sen kalacaksın kimse bilmeyecek ve kimseler görmeyecek seni yaşayacaksın gözlerimde…
    “Asaf’ın dizeleri kulaklarımda uğuldadı. Ona ilk kez o gün dönüp baktım büyüdüğümüzün ve yitirdiklerimizin keşfiyle. Hiçbir şey söyleyemez tepki veremez haldeydim. O ise bana bakıyor derin mavi gözleri abisine hiç benzemeyen yüzüyle bana gülümsüyordu. Çocukluğum acı gençliğim ve kavuşamadığım bir çift mavi göz yanımdaki banka oturup Aras’ı sevdiğim adamı kaybettikten sonra bana Özdemir Asaf’ın en derin mısralarını fısıldıyordu…”
    Günlüğü kapayıp derin bir soluk aldım. Okuyup okumamak arasında öyle gidip geliyordum ki kan hücrelerim damarlarımın duvarlarında hızla hareket ediyordu. Ada’nıngünlüğüne birkaç saat daha kurcalayıp okur gibi yaptıktan sonra bu işin üstesinden tek başıma gelemeyeceğimi anlayıp Can’ı aradım. Sesimi duymanın sevincini ılık ılık bana akıtmıştı,

Yalnızca birkaç dakika sonra Tunalı Hilmi sokaklarında bir banka oturmuş el ele günlüğü okuyor ağlıyor çaresizlik sevgi acıma ve özlem duygularıyla birbirimize sığınıyorduk…
    Günlüğü okumayı bitirdikten 1 yıl kadar sonra Ada’nın doğum gününde bir yayınevi ve editörle anlaşıp kitaplaştırdık… Yıllar sonra hala bunu yapmamızdan büyük bir memnuniyet duyacağını aşkın her halini her tadını tatmış bu şahane kadının hikâyesini paylaşarak çektiği fotoğraflardaki hikâyeyi tamamladığımızı birbirimize söyleyip durduk.
Ada haklıydı… Bu benim hikâyemdi… Aslında bu hepimizinhikâyesiydi



Sevgiler...