Pages

30 Kasım 2017

0 Kısa Kısa

 Mühim bağlantılar kesilmiş gibi oluyor bazen hayatta. Attığınız adımları neden ne için ne yöne attığınızı bilmeden esasen pek de yol alamadan tabiri caizse ağır aksak yürüyorsunuz yolların asfalt, patika, çamurlu çakıllı toprak, engebeli dağ bayır oluşu yolunuzun üzerinde karşılaştığınız hanlar hamamlar odalar obalar iki kelam ettiğiniz gezginler  yerleşikler sahtekarlar, meczuplar şeytanlar ve masumlardan sonra mı alacaksınız o derin nefesi?

Miloş sonunda hastahaneden çıkıp evine geldi. Prematüre doğduğu için küçük tatlı yatağına gelmesi haftalar sürdü. Herkes onu pek merak etti çabuk gelsin diye dualar etti. Şükürler olsun ki anne ve babacığının kucağında yuvasına geldi. Dilerim tüm bebekler ailelerine sağlıkla kavuşsun ve kimse bu gibi sıkıntılar yaşamasın.Tümüyle çaresiz kalmak çok yıpratıcı... Aylardır beklediğim kavuşma tanışma anını böylece ben de yaşamış oldum. Çok güzel çok minik ve çok tatlı bir kız. Her gördüğümde ağlıyorum ve kucağımdan bırakamıyorum. Zaten çocukları çok seven bir insandım hep böyleydi bu, şimdi iyice bağımlısı oldum. Bir gün görmemeye bile tahammül edemiyorum. Teyze olmak çok güzelmiş! Üstelik çok sevgili hocamın da yakın tarihlerde bir kız evladı daha oldu böylece tez de gümbürtüye gelirken odak noktamızın dağılışı da ortak sebeplere dayanmış oldu! Ama sağlık mevzu bahis olunca hiç bir şey umurunuzda olmuyormuş. Bunu da bir kez daha hatırlamış oldum.

Hayatın bazen durağanlaştığı bazen ise her şeyin üst üste gelip hiç birine yetişemediğiniz zamanları olur. Her birimiz yaşamışızdır bu durumu. Tuhaf olan şu ki son birkaç aydır bu iki durumun iç içe geçmiş olması...Hem hiç bir şey akmıyor gibi hem de her şey o denli yoğun ki... Yapmam gereken sayısız şey ve ben hiç birine yetişemiyorum. Bazen sadece uyumak isterseniz ama uyumayıda bir türlü beceremezsiniz ya...

Geçen yıl ölümden dönünce çok sevdiğim bir akıl hocam dedi ki " Henüz yapacakların bitmemiş, bu ilahi bir işaret!"
Bugün kongrede önümde oturan adamın saçlarını ona benzettim... Henüz dedim yaşayacaklarım bitmemiştir belki göreceğim yeni şeyler vardır. Ayağa kalkmaya yeltenince o olmadığını fark ettim aynı anda hem müthiş bir rahatlama hemde derin bir hüzün çöktü kalbime... Bu kadar çok sevmeseydim daha kolay olurdu belki, yine de her şeye rağmen iyi ki diyorum anımsadıkça...

Geçtiğimiz günlerde yaz aylarında tanışma gafletine düştüğüm bir hocanın sözlerini bana anımsatan bir olay yaşadım. Yazılarını takip edip tanışmak istediğim isimlerden biriydi. Fakat beklenenin aksini verdi. Ben kimsenin ne büyük laflarla hak etmediğim bir yere beni getirmesini ne de daha beni hiç tanımadan hadsizce akademiyi bırakmamı tavsiye etmesini istiyorum. Bir sempozyumda davetli konuşmacılardan birine ardı ardına sorular sıralayınca konuşmasının bitiminde beni durdurup biraz beklememi istedi. Gayri ihtiyari bekledim. Hakkımda kısa bir öz geçmiş taraması yaptıktan sonra kartını uzatıp "doktorada beni ara asistanım yapacağım seni" deyip gitti! Daha beni hiç tanımadan akademiyi bırak diyen hoca ile yine beni hiç tanımadan asistanlık teklif eden daha doğrusu vaat eden hoca arasında bir fark görmüyorum. Üzgünüm ama bu gibi insanları akademisyen olarak da göremiyorum. Yazdıkları kitaplarda hiç bir argüman olmayan, kimlerin vasıtasıyla profesör unvanı kazandığı ayan beyan ortada olan, emek ve vicdan yoksunlarına ise hiç bir şey diyemiyorum.
Bir derginin yayın kurulunda düzeltme görevini üstlenen asistan arkadaşım tanınmış bir sosyoloğun makalesinde açık hatalar bulduğunu(tesadüfen kendisinin tez konusu üzerine olunca) bunu da jüriye bildirdiğini anlattı. Sonuç: yazı yayımlanmış hatalı bilgi içerdiği halde üstelik Leviathan'ı okumuş (unutmuşsa da ilgili sayfasını açsa bunu kolaylıkla teyit debilecek herkes-özetle okumayı sökmüş her kişi- ) herkes tarafından bariz olarak algılanabilecek bir yanlışla o makale basılmış... Sebep: derginin sayısı için acil makale gerekiyormuş ve jüri zaten durumun farkındaymış...Gerçek olabilir mi bunlar? Lütfen olmasın!

Akademinin yozlaşmışlığı ile ilgili ahkam kesemeyecek kadar tecrübesiz, noksan ve toyum... Sadece bir şeyler böyle olmamalı sanki hissiyatı oluşuyor hep içimde, tüm bunlara şahit oldukça... Ha birde ilham aldığım akademisyenlere benzemek için daha çok okuyorum daha çok aşık oluyorum bu mesleğe...,

Sanırım platonik aşk ben de bağımlılık yaptı. Beni sevmeyen her şeyi sevesim geliyor:)

Bu da Şarkı:





18 Kasım 2017

0 13.11

Saat gece yarısını geçmişti. Bir türlü uyuyamıyor, dönüp durduğu yatakta zihnindekilerle boğuşuyordu...

Yandaki komodinin üzerinde duran radyolu saate baktı. 03:27...

"-Beni rahatsız ediyorsun!"
"-Rahatsız mı ediyorum? İyi ama beni görmüyorsun bile!"
"-İyi ya işte, görsem kim bilir nasıl rahatsız olacağım!"

kalktı üşüyen ayaklarıyla soğumuş parkelere bastı, yanında ki uyanmasın diye parmak ucunda çıktı odadan. Yazmalıydı herhangi bir şey... Belki okumalıydı bilmiyordu işte. Sadece zamanı geçirecek ve şanslıysa da uykusunu getirecek bir şeylere ihtiyacı vardı...

"Çok mu kırdım onu?" diye düşünmek istedi, ama bunu sorgulayamayacak kadar yorgundu... Zaten aylardır hep yorgundu, rüyaları yarım uykuları bölük pörçüktü...

Aylar sonra ki karşılaşmalarını kurguladı kafasında... Zayıflamış mıydı? Üzüntüden hasta olmuş olabilir miydi? Sanki başka bir derdi de vardı ama bundan ona neydi?!

Tam su içmek için mutfağa doğru yönelmişti ki, uzaklardan biryerlerden bir gitar sesi duyulur gibi oldu. Yanılıyor muydu? "Yok canım" dedi bu saatte! Pencereye yaklaştı sokak lambasının ışığına dalar gibiydi. Sonra gözü karşıdaki apartmanın penceresine takıldı...

Pervazları ardına dek açılan pencereden rüzgara karşı savruluyordu perdeler... İçeride yanan mumların ışığında dans eden bir kadın gördü...Bakakaldı... Upuzun saçları...Gözlerini yumdu derin bir nefes aldı. "Sakinleş" dedi "sakinleş, bırak artık hayaletleri". Gözlerini yeniden açtığında gördüğünü sandığı silüet yok oldu. Mumların ışıkları titreşmiyordu artık. Müzik susmuştu. Perdeler kımıldamıyordu. Sokak lambasının ışığı solmuştu. Hava ağırlaşmıştı sanki. Gökyüzü dar bir tavandı. Hemen masanın üzerinde duran gazete kağıdını aldı, yarısı çözülmüş bulmacanın yan kenarına tepesi ısırılmaktan yamulmuş tükenmez kalemle yazmaya koyuldu:

"Sevgilim, hatırlıyorum o günü
Ellerini tuttuğum ilk günü
Sen korkar gibiydin belli belirsiz sıkarken elimi

Sevgilim hatırlıyorum o günü,
bana sıkı sıkı sarıldığın ilk günü
Sen titrer gibiydin ürkek bir çocuk gibi

Sevgilim hatırlıyorum o günü
Boynuma bıraktığın ufak buseyi
Sen solup gitmiş gibiydin, suskunluğumdan"




12 Kasım 2017

0 Haftanın Şarkısı



Uzun süredir yapmıyordum bunu. Bu haftanın şarkısı bu olsun!
Tek kelimeyle "hastasıyız".

4 Kasım 2017

0 Minerva'nın Baykuşu

Minerva aslında mitoloji sevdalıların bileceği üzere bir Roma Tanrıçasıdır. Minerva'nın Yunan Mitolojisindeki karşılığı ise Athena olarak geçer.

Hegel'in ünlü eserlerinden biri olan " Grundlinien der Philosophie des Rechts" 1820 yılında yayımlanmış. Pek tabi ben çevirisine göz atmak durumunda kaldım. Ah Almanca ah! Çevirileri hiç sevmiyorum bunu söylemiş miydim? Her neyse...Türkçeye Hukuk Felsefesi ya da Tüze Felsefesinin prensipleri biçimlerinde çevrilmiş halleri de mevcutmuş...

Pek çoklarının dikkatine mazhar olan benim de uzun süre sonra bir şeyler yazmak istememe vesile olan işte bu kitabının başında yaptığı "Minerva'nın Baykuşu" metaforu.

"The owl of Minerva spreads its wings only with falling of the dusk."

Ben bu metaforu pek sevdim. Hegelyen bir tarafım var ise şayet tam da buralar da bir yerler de gizlidir gibi geldi tabii şimdilik doktoram bittikten sonra ah neler demişim neler de düşünememişim diye hayıflanacağımdan da eminim!..

Bu metafor tam da düşüp bayıldığım an da aklımdan geçiyordu... Yerdeyim dağılmış kollar bacaklar savrulup yığılmış saçlar... Rüya gördüğümü sandım ama bayılmışım. Koskoca 1 yılın stresini o an ayaklarım tanımadığım bir kadının kollarındayken atıverdim. Sonra mırıldandım baykuş filan!

İyi günler hep karanlığın ardından gelir değil mi?

Hegel'in yorumsandığı gibi gerçekten de olaylardan sonra mı oluşuyor fikirlerimiz... Ya olaylar illüzyon ise ya her şey görünenden farklı ise... Çok karışık.



Bu fotoğraf birkaç hafta önce Yedi göller de çekildi. Akademik bir organizasyon sebebiyle Bolu'da olunca dönmeden birkaç saatimi oralar da geçirebildim. Çok sevdiğim masallara öykünen bir yer de doğayla büyülendim. Bazılarının valizleri kayboldu. Kimisini yol tuttu. Ben şoför abi ile ailesi çocukları kayınpederinin tarlalarında eskiden ekili olan şeker pancarlarından laflarken, Yerel yönetimden nekadar memnunlar kasabanın politik algısı sosyolojik ve demografik yapısı üzerine de düşünüp sorgulamaktan geri duramadım. Köylülerle konuştum tarhana bile aldım!"Sosyal Demokrasi" adı altında harcanan devasa ve lüzumsuz bütçeleri gözlerimle görüp bir kez daha tiksindim ve herzaman ki gibi toplu fotoğraflara girmedim.Etkinliğin tek faydası Karaot derneğini tanımak oldu benim için.

Karaot derneğini biliyor musunuz? Bilinesi işler yapıyorlar. Bu da onların birincilik aldığı belgesel. İzlemek isterseniz diye linkini buralara bırakıyorum: https://vimeo.com/nkaya/seeds

Şarkılara çok mesafeliyim bir kaç aydır.. Tez sürünceme de. Bir de Mila var tabii süt tanem.





11 Ekim 2017

0 15 Km

Ne demiş Gregor Mendel abimiz "Efendiler! İphone'umu ve sosyal medya account'ımı elimden alabilirsiniiiiiiz! Lakin bilimsel bilgiye sahip olma sanatını asla!" (Sözü ben modifiye etmiş de olabilirim ya da belki de şu sosyal medya da dolaşıp duran ama aslında sahibine ait olmayan aforizmalardandır kim bilir!)

Bilimsel bilgiye nasıl sahip olunur?
Sahi bilim ne ki?
İstediğiniz bir şeye ulaşmanızı ne engelleyebilir?

Egzersizin de bir matematiği var değil mi? Şimdi olaya Mendel ile giriş yapınca ne oluyor yahu bu kız Fen bilimlerine mi geçiş yaptı diyebilirsiniz! Şaşırmayın aniden tıp okumaya filan karar verebilirim... Fizik derslerine girip çok biliyormuş gibi hocaya sorular soran, sonra çıkışta "seni hiç görmedim master öğrencisi misin" diye hocaların beynini yakan da bildiniz yine benim!

Baktım olmayacak, çevreye verdiğim zaruri rahatsızlığı yok etmek elzem hale geldi vurdum kendimi yollara! 

Şaka değil!

Önceleri 5 km yürüdüğünde yorulan şu sıska bedenceğizim, azmederek şu anda yüksek tempoyla 15 km yürüyebilir hale geldi. "Amaaan sen de ne var 15 km yürümekte ben de yürürüm!" diyenler haberiniz olsun dinlenerek orada burada lak lak ederek 3-5 saatte değil koşuya yakın bir tempoda gerçekleştirilen bir egzersiz rutininden söz ediyorum. Neredeyse cross fitciler gibi hava atacağım! Halat çırparım tır lastiği kucaklarım(!)

Son iki yıldır yalnızca mat pilates ve yoga ile embesile bağlayan kondisyonum kendine gelmeye başladı! Tıpkı Mendelciğimin bezelyecikleri gibi sınıyorum kendimi.

Tabi bundan size ne?! Olay şu aslında ilk zamanlar 5 km'lik bir parkuru yüksek tempoda yürürken o kadar zorlanıyordum ki. Ödemden davul gibi şişen ellerim ve kramp giren bacaklarım ile nefes nefese güç bela hedefimi tamamlıyordum. Derken 7 km yürümeye başladım. 10.000 adımı 1 Saatte atma hedefimi gerçekleştirdikten sonra hedef giderek büyüdü önce 10 sonra 12 derken şimdi 15 km... "İnsanlar 40 km maraton koşuyor gerizekalı!" demeyin ben de biliyorum bunu:) 

Sadece kendi sınırlarımı zorlamanın haklı keyfini yaşıyorum. Bundan sonra da amatör maratonlara katılma hedefi koydum kendime. Yürüyerek sonuncu olarak da olsa bitirmek tek amaç. Bitirebildiğini görmek! Ve bunun tuhaf hazzı!


Egzersiz yapmak resim ve yazmaktan daha çok besliyor sanırım beni. En azından bu ara böyle. 
Nasılsın? diye sormayın. Sevmem bu soruyu.

Bu da şarkı.



Sadece 1 kere çıkar bazı insanlar karşınıza. Bir daha şansınız yoktur. Belki başka bir zaman da bambaşka tekil şahıslara çoktan vermişsinizdir protokol biletini. Oyun başlamıştır sahnenin tam ortasında bambaşka bir an da asılı kalırsınız. Pişmanlık? Çaresizlik? Belki de yalnızca kısa bir aradan sonra, 2. perdeye başlamışsınızdır. Bazen 10 değil 15 km hızla koşsanız da döngü çoktan tamamlanmış olur. Yetişmenin teminatını kim verebilir? Artık garantici olmasak mı? Her şey kondisyon değil sanırım  dedirtti bu sonbahar şarkısı bana...

20 Ağustos 2017

0 Risotto Nasıl Yapılamaz?

İyi geceler blogosferin minnoşları!

Beni özlediniz biliyorum! EE burdaydın nereye gitmiştin demeyin anladınız siz!Geldim döndüm komikli bir gecenin ertesinde aç aç bu postu giriyorum.

İyi pişirilmiş Risotto'ya kim hayır diyebilir? Üstelik aşçılık eğitimi almış şahane mutfaklarda çalışmış biri size Risotto yapıcam bak diyorsa ne dersiniz? Allah be yaşadık dedim tabi ne diycem! Erkenden kalktım ufak bir kutu browni kurabiyelerden yaptım. Fatih tembihlediği halde az da olsa kurabiyelerden yanıma aldım ki ev sahibemiz Pınar'ın evine boş boş gitmeyeyim. İçeri girer girmez bizden erken gelen Fatih'in hummalı bir çalışma da olduğunu gördüm. E ben zaten mutfak sever biriyim bizim aile de herkes iyi yemek yapar, benim içinse hem bir terapi biçimi hem de sağlıklı beslenmek için bir gereklilik. Evet içeri girip Merhaba dediğim andan itibaren tam 2 buçuk saat boyunca birlikte yemek yaptık. Müthiş keyifliydi. Risotto yapmayı ustasından öğrendim diye de ayrıca mutluyum tabi. Fakat bir gariplik olduğunun da farkındayım. Önce tatlı olmadı. İngiltere'de süt kremaları çeşit çeşit olunca tabi bizdeki bazı kremaların fazla sıvı olduğunu ve bunun hiç bir ibare olmadan aynıymış gibi satıldığını bilmiyordu! Çok cıvık olan krema muhallebiyi pert edince olaya el koyup nişasta dengesiyle koyulttum hemen ardından şahane bir çilek püresi yaptık sığır jelatiniyle. Sonra çorbanın kreması fazla oldu elimizd ebaşka kuşkonmaz olmadığı için de oranı arttıramadık. Asıl kritik nokta benim için risotto olduğu için pür dikkat her şeyi yaptım. Bu arada Fatih leziz mi leziz bir yumurtalı çilekli dondurma yaptı galiba gün içinde güzel olabilen ilk ve son şey de oydu! Risotto için tavuk suyu mu yapmadık sebzeler mi közlemedik! Ah o soğanlar ayrı kerevizler ayrı yağ ile haşroldu! Parmesan peynirini de verdikten sonra artık olmuştur diyerek ocağı kapadık sonuç: Hüsran! Ne eksikti tüm gece tartıştık bir türlü de bulamadık. Gece boyu benim getirdiğim kurabiyelerin ne kadar efsane olduğundan tüm yemekleri de bana yaptırdığından bahsedip  Fatih'i bir güzel kızdırdılar, ben gülmekten yanaklarım ağrımış bir halde onları izledim, ve uzun süredir geçirdiğim en güzel Pazar akşamını geçirdiğimi düşündüm! Of çok yoruldun hiç oturmadın dediler, ama ben böyle yorulmam ki! Bence insanı üzüntü ve hayal kırıklığı yoruyor.

Bazen olmayan şeylerin olmaması o anı çok daha keyifli kılıyormuş! Ve unutmadan bir türlü neyin eksik olduğunu bulamadığımız ve saatlerce uğraştığımız halde beceremediğimiz Risotto'ya rağmen, taaaa Londra'lardan bana antika plaklar getiren Fatih'e bilhassa sevdalısı olduğum Rossini plağı için teşekkürü borç bilirim! Her ne kadar kendilerinin bu blogdan haberi olmasa da!

İnsanız işte, statik olamıyoruz ki bence bu hayatı eşsiz kılan bir ayrıntı!


Bize bugün evini açan şahane çift tüm sağlık sorunlarına rağmen gülümseyen gözlerle bakmaya devam ettiler, saatlerce etrafı dağıtmamıza ses çıkarmadan yaptığımız her şeyi tek tek denediler. Gönlü ruhu bol küçük hesaplar peşinde olmayan herkes hep mutlu olsun sevgili blogosfer... Dert ettiğimiz her şeyin ötesinde öyle ciddi sıhhat sıkıntıları var ki nasıl diyecek olsanız boğazınız düğümlenir...


Not: Fatih şeften mesaj geldi Risotto'muzun olmamasının sebebi Pınar'ın ailesi tarafından yapılmış ağır zeytinyağını kullanmamızdan dolayıymış' Ay inşallah!Yoksa bunu da uğursuzluğuma bağlayacaktım!

Bu kez yazının şarkısı yemek boyunca maruz kaldığım Türkçe pop müzik olacak. Yapacak bir şey yok hala kafam da Aleyna Tilki, Demet Akalın, Bengü çalıyor!